Kur’ân’da Hz. Yûnus Kıssası

Kur’ân’da Hz. Yûnus Kıssası
Müzzemmil 73/15’te “Kur’ân’da Kıssalar ve Yer Alma Gerekçeleri” başlığında “kıssa kelimesinin anlamı, Kur’ân’daki kullanımı, Kur’ân kıssaları, kıssaların anlatılma gerekçeleri” gibi alt başlıklarda konuyu detaylı bir şekilde ele aldığımız için, aynı bilgileri tekrarlamak istemiyoruz. Burada sadece Hz. Yûnus kıssası hakkında bilgi vermek istiyoruz.
Kur’ân’da Yûnus kelimesi 4 kez geçmektedir. Bunlardan iki tanesi bazı peygamberlerin isminin sayıldığı Nisâ 4/163 ve En‘âm 6/86’da yer almakta, ancak kıssası hakkında herhangi bir bilgi verilmemektedir. Geri kalanların biri Yûnus 10/98’de, diğeri ise Sâffât 37/139’dadır. Ancak yûnus kelimesinin değil de yorumunu yapmakta olduğumuz Kalem 68/48’de geçen sâhıbü’l-huut ve Enbiyâ 21/87’de geçen *zü’n-nûn *ifadeleriyle dile getirilen kişi de Hz. Yûnus’tur.
Hz. Yûnus’la ilgili en geniş bilgi Sâffât 37/139-148’dedir. Buna göre, Hz. Yûnus görev yerini izinsiz terk edip bir gemiye kaçmış, ardından yük ağırlığı nedeniyle yapılan kura çekiminde kura kendisine çıkmış ve yenilenlerden olmuştu; daha sonra denize atılmış ve derin bir pişmanlık içerisinde iri bir balık tarafından yutulmuştu. Eğer Rabbini sürekli olarak tesbih edenlerden olmasaydı mahşere kadar onun karnında kalacaktı. En sonunda Yüce Allah onu hasta ve bitkin bir halde ıssız ve çorak bir kıyıya çıkarttı ve yanı başında kendisine gölge edecek bir bitki (fidan) yeşertti. Nihayet onu yüz bin, hatta daha fazla kişiye elçi olarak görevlendirdi de Yûnus 10/98’de de ifade edildiği üzere, söz konusu kavim kendine iman etti ve dünyevî azaptan kurtarılıp belli bir süreye kadar yaşatılmış oldu.
Bu kıssanın bazı farklı yönleri Enbiyâ 21/87-88’de şu şekilde ele alınmaktadır: “Hani bir zamanlar o, hakkında işlem yapmayacağımızı düşünerek (kavmine duyduğu) öfkeyle (görev yerinden) çekip gitmişti. Derken o (düştüğü) zifiri karanlığın içinde şöyle dua etmişti: ‘(Ey Rabbim!) Seni her türlü eksiklikten tenzih ederim, Sen’den başka ilah yoktur. Ben gerçekten büyük bir haksızlık yaptım.’ Bunun üzerine Biz de onun bu duasını kabul ettik ve içine düştüğü sıkıntıdan onu kurtardık. Biz, müminleri işte böyle kurtarırız.”
Bu arada Hz. Yûnus’tan dolayı ismi “Yûnus Sûresi” diye belirlenen sûrede Hz. Yûnus’un kavmine değinilmektedir. Buna göre söz konusu kavmin iman ettiği, bu nedenle dünya hayatında kendilerinden alçaltıcı, rezillik veren azabın kaldırıldığı ve belli bir süreye kadar yaşatıldıkları beyan edilmektedir.
Bu anlatılanlardan hareketle şunu söyleyebiliriz: Hz. Yûnus risalet görevinin ilk aşamasında bir tercih hatası yapmış, ancak bu davranışı kendisine oldukça pahalıya mal olmuştu. O, iddia edildiği gibi peygamberlikten kaçmamıştı; sadece Ninova’da sonuç alamayacağı düşüncesiyle başka bir yere doğru yola çıkmıştı. Görevden kaçmamış, bir anlamda yerini değiştirmek istemişti. Nitekim daha sonra yaptığı tebliğinde başarılı olmuş ve Yûnus 10/98’de da ifade edildiği gibi, kavmi iman etmeleri sayesinde dünya azabından kurtarılmış bir ümmet olarak Kur’ân’da övgüye mazhar kılınmıştır.
c) اِذْ‭ ‬نَادٰى‭ ‬وَهُوَ‭ ‬مَكْظُومٌ “Hani o, üzüntülü bir halde (veya kahır içerisindeyken Rabbine) seslenmişti.” Bu sûrede Hz. Yûnus kıssasının küçük bir bölümü ele alınmaktadır. Dikkat çekilen ilk husus ise onun pişmanlık ifadesi olarak Rabbine seslenmesidir. Enbiyâ 21/87’de de geçtiği üzere, Hz. Yûnus bu seslenişini balığın karnında gerçekleştirmiş ve “Senden başka ilâh yok! Sen her türlü eksiklikten münezzehsin; doğrusu ben gerçekten haksızlık yapanlardan olmuşum” demişti. Bu sesleniş bir inilti şeklinde de, kahır içerisinde de, yalvarma üslubunda da, haykırışla da, feryat üzere de gerçekleşmiş olabilir. Elbette onun bu durumu derin sıkıntı, üzüntü ve huzursuzluk halini ortaya koymakta, ancak kime sığınacağı bilincini de kaybetmediğini göstermektedir.
Kıssada bu cümleye yer verilmesinin nedeni Hz. Peygamber’e yönelik şu uyarıdır: “Sende Yûnus’ta olduğu gibi bir gönül darlığı, sıkıntı ve öfke bulunmasın; yoksa sen de onun gibi imtihan edilirsin.” Anlaşılan o ki, Yüce Allah Hz. Peygamber’in de çeşitli sıkıntılarla karşılaşacağını ona önceden haber vermekte, görev ve sorumluluğunu yerine getirmede herhangi bir tereddüt yaşamaması gerektiğini kendisine hatırlatmakta, bir anlamda onu önceden bilinçlendirmektedir.
ıı. İlâhî Rahmet Hz. Yûnus’a Yetişmişti
لَوْلَآ‭ ‬اَنْ‭ ‬تَدَارَكَهُ‭ ‬نِعْمَةٌ‭ ‬مِنْ‭ ‬رَبِّه۪‭ ‬لَنُبِذَ‭ ‬بِالْعَرَآءِ‭ ‬وَهُوَ‭ ‬مَذْمُومٌ “Şayet Rabbinden ona bir nimet yetişmemiş olsaydı, mutlaka kınanmış (ve perişan bir halde) ıssız bir sahile atılacaktı.” Âyetteki تَدَارَكَ tedârake fiili “yetişmek, ulaşmak”, نِعْمَةٌ *nı‘meh *kelimesi “nimet”, نُبِذَ *nübize *fiili “atılmak”, الْعَرَآءِ *el-‘arâ’ *kelimesi “ıssız sahil”, مَذْمُومٌ *mezmûm *sözcüğü ise “aşağılanmış, çırılçıplak, perişan bir halde” demektir.
Bu âyeti Sâffât 37/143-146. âyetleri ışığında anlamak gerekir. Her iki âyet grubunu iki farklı bakış açısıyla anlayabiliriz.
**a) Sâffât 37/143-146’daki ifadelere göre, Hz. Yûnus eğer tesbih edenlerden, yani sürekli olarak Rabbini hatırında tutanlardan olmasaydı, mahşer gününe kadar balığın karnında kalacaktı. Tesbih ehli olduğu için mahşere kadar balığın karnında kalmadı; Yüce Allah da onu bitkin bir halde ıssız ve çorak bir kıyıya çıkarttı ve yerden kendisine gölge yapacak bir fidan yetiştirdi. Kalem 68/49’da ise şöyle buyurulmaktadır: “Şayet Rabbinden ona bir nimet yetişmemiş olsaydı, o, mutlaka kınanmış (ve perişan bir halde) ıssız bir sahile atılacaktı.” Buna göre âyetin başındaki لَوْلَا levlâ edatının cevabı نُبِذَ *nübize *fiiliyle başlayan cümledir ve nübize fiilinin başındaki lâm harfi de, tıpkı Sâffât 37/144’teki lelebise ifadesinde olduğu gibi cevap cümlesinin vurgusunu arttırmak için getirilmiştir.
1. Bu anlam çerçevesinde iki ayet grubunda herhangi bir çelişki yoktur. Çünkü yorumunu yapmakta olduğumuz âyette Rabbinden bir nimet ulaşmasaydı, Hz. Yûnus’un savunmasız, hor, hakir ve perişan bir şekilde ıssız bir yere savrulup atılmış olacağı ifade edilmektedir. Nimet ulaştığına göre demek ki bu şekilde bir atılış veya savruluş yaşanmamıştır. Burada kullanılan fiilin nübize şeklinde meçhul, yani edilgen bir kalıpta getirilmesi de bu işlemin kontrol dışı bir mahiyet arz edeceğinin bir göstergesidir.
2. Öte yandan, Hz. Yûnus’un Yüce Allah tarafından ıssız bir kıyıya çıkartıldığı dile getirilen Sâffât 37/145’teki ifade ise onun kendiliğinden, kontrolsüz veya doğal bir şekilde değil, özellikle Yüce Allah’ın kontrolünde ve muhtemelen özenli bir yolla kıyıya çıkartıldığını göstermektedir. Zaten ilgili âyetteki nebeznâ fiilinin çoğul getirilmesi, kıyıya çıkartılma işleminin muhtemelen meleklerin yardımıyla ve özenli bir şekilde gerçekleştirildiğinin bir delilidir.
3. Dahası مَذْمُومٌ *mezmûm *kelimesi “horlanmış, hakir kılınmış, belki de Allah tarafından kınanmış” gibi olumsuz anlamlara gelmektedir. İşte eğer Rabbinden bir nimet yetişmeseydi Hz. Yûnus bir anlamda cezalandırılmış olacak ve ortalığa savrulacaktı; ancak bu gerçekleşmemiştir. Oysa Sâffât 37/145’teki ifadede sekıım kelimesi kullanılmakta, bu ise “hasta, bitkin, manevî çöküntü ve iç huzursuzluğu içinde” gibi anlamlara gelmektedir. Şüphe yok ki bu anlamların hiçbirinde mezmûm kelimesinde olduğu gibi olumsuz bir anlam söz konusu değildir.
4. Yüce Allah’ın Hz. Yûnus’a verdiği nimet Enbiyâ 21/87’de dile getirilen Hz. Yûnus’un tevbesi ve Sâffât 37/143’te sözü edilen tesbihinin sonucudur. Âyetlerin birbirini tamamlayan yönü düşünüldüğünde konuyla ilgili bütün âyetleri birlikte düşünmenin gerektiği kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.
b) Konuyla ilgili iki âyet grubu arasında bir anlam çelişkisinin olmaması için her iki âyette de Hz. Yûnus’un kıyıya atıldığının belirtildiği kabulüne yer verenler de vardır. Onlara göre mezmûm kelimesi ile sekıım kelimeleri aynı anlama gelmektedir. Bu kanaatte olanlar Kalem 68/49’u şöyle tercüme etmektedirler: “Eğer Rabbinin rahmet ve inayeti onun imdadına yetişmeseydi, (balığın karnı ona mezar olacaktı). Andolsun ki o perişan halde ıssız ve bitkisiz bir sahile atıldı.” Bu yaklaşıma göre âyetin başındaki *levlâ *edatının cevabı gizlidir ve Sâffât 37/144’teki mesaja aittir. لَنُبِذَ *lenübize *ifadesindeki *lâm *ise yeni bir cümlenin te’kidli bir şekilde başlamasını sağlamaktadır.
Bu iki yaklaşımdan ilkini tercih ettiğimizi beyan ederek, ikinci yaklaşımın da çok önemli bir anlama hassasiyetinin sonucu olduğunu ifade etmek istiyoruz. Her iki şekilde de verilen mesaj Hz. Yûnus’un mağdur edilmediğinin bildirilmesidir.
ııı. Yüce Allah Onu Seçip Sâlihlerden Kılmıştı
فَاجْتَبٰيهُ‭ ‬رَبُّهُ‭ ‬فَجَعَلَهُ‭ ‬مِنَ‭ ‬الصَّالِح۪ينَ “(Sonuçta) Rabbi onu seçti (ona yeniden vahiy verdi) ve kendisini sâlihlerden kıldı.” Âyetteki اجْتَبٰي ictebâ fiili “seçmek, peygamberlik vermek”, جَعَلَ *ce‘ale *fiili “kılmak, yapmak, görevlendirmek”, الصَّالِح۪ينَ *es-sâlihıın *kelimesi ise “iyiler, hayırlılar, faziletliler, erdemliler” demektir.
**a) **فَاجْتَبٰيهُ‭ ‬رَبُّهُ‭ ‬ “(Sonuçta) Rabbi onu seçti.” Bu cümlede dile getirilen husus, Yüce Allah’ın Hz. Yûnus’u yeniden seçip kendisine vahiy gönderdiğini bildirmesidir. Âyetteki اجْتَبٰي *ictebâ *fiili hem ümmetin seçimi hem de peygamberlerin seçilip görevlendirilmesi anlamında kullanılmaktadır.
Burada dikkat çeken bir başka husus ise, Yüce Allah’ın kendisi için rabb sıfatını kullanmasıdır. Bunun muhtemel nedeni, Yüce Allah’ın kullarını, özellikle de elçilerini sahiplendiğinin bildirilmesidir. “Esirgeyen, koruyup kollayan, sahiplenen, ilgilenen, yetiştiren” gibi anlamlara gelen bu sıfat, hatasına rağmen Hz. Yûnus’u Yüce Allah’ın sahiplenip risalet görevine devam ettiğini göstermektedir.
Hz. Yûnus, tevbesinin ardından tesbihe devam etti ve Yüce Allah’ın rahmeti sayesinde mezmûm, yani kınanmış olmaktan kurtarıldı. En sonunda ise yeniden vahye muhatap kılınarak elçilik görevine devam etmesi sağlandı. İşte rablık gereği ilâhî rahmetin kuşatıcı yönü budur. Yüce Allah samimi yöneliş demek olan tevbeyi başaran insanları kendi hallerine terk etmemekte ve onları sahiplenmektedir. Bu ifade Hz. Peygamber için de bütün zamanların müminleri için de moral kaynağıdır ve manevî bir destektir.
**b) **فَجَعَلَهُ‭ ‬مِنَ‭ ‬الصَّالِح۪ينَ “Onu sâlihlerden kıldı.” Âyetin bu cümlesi Hz. Yûnus için en son değerlendirmeyi oluşturmakta ve onun da erdemli kulların arasına katıldığı müjdesini içermektedir. Âyette başka bir kelimenin değil de özellikle الصَّالِح۪ينَ *es-sâlihıın *kelimesinin tercih edilmesinin muhtemel nedeni, Hz. Yûnus’un risalet görevini yaparken toplumu dönüştürücü ve kötülükleri düzeltici, yani “ıslah edici” bir etkinlik sergilemesidir. Böyle olunca, Hz. Yûnus’un kavminin istikamet sahibi insanlar olduğunun beyan edildiği Yûnus 10/98 ile de uyumlu bir mesaj verilmiş olmaktadır.
Kavmi iman edince dünya hayatında aşağılık ve rezillik azabının kendilerinden kaldırıldığı ve belli bir süre daha nimetler içerisinde yaşatıldıkları beyan edilmektedir. İşte bu sonuç Hz. Yûnus’un ıslah edici faaliyetlerinin başarıya ulaştığının en belirgin ifadesidir. Esasında bu tercih, yorumunu yapmakta olduğumuz âyette Hz. Yûnus’un içlerine katıldığı müjdelenen insanlar için es-sâlihıın kelimesinin kullanılmasının da muhtemel sebebini oluşturmaktadır.
ıv. Hz. Yûnus Kıssasının Öğrettikleri
1. Bir kişi peygamber bile olsa ve tercih hatası şeklinde de gerçekleşse bazen hata yapabilir. Anlaşılan o ki, bir peygamber için “tercih hatası” bile çoktur ve bunun bazı sonuçları vardır. İşte Hz. Yûnus’un yaşadığı bundan ibarettir.
2. Hz. Yûnus kıssası peygamberlerin hatasız olduğunu kabul edenlere iyi bir cevaptır. Peygamberler de insandır, onlar da hata yapabilirler; ancak onlar bir hatayı tekrar tekrar işlemezler; sürekli hata yapmazlar; hatalarından tevbe etmeden ölmezler; çünkü vahiy meleği kendilerini hemen uyarır ve ilgili yanlışın ümmete aksetmesi engellenir. Bu arada ifade edelim ki, peygamberlerin “ismet sıfatı” günah işlememekle değil, tebliğde hata yapmamakla ilgilidir. Yani onlar Yüce Allah’tan aldıkları bilgileri ümmetlerine eksiksiz ve ilavesiz bir şekilde aktarmışlardır; masum oluşlarını bu noktada anlamak gerekir. Aksi takdirde, Hz. Yûnus’a ve bazı peygamberlere nispet edilen davranışların anlaşılması imkânsız olurdu.
3. Bu kıssada, risaletinin ilk dönemlerini yaşayan Hz. Peygamber uyarılarak inşa edilmekte ve açıkça “Onun yaptığı gibi yapma” buyruğuyla donanımlı hale gelmesi kendisinden istenmektedir. Bir peygamber bir başka peygamberi örnek alırken, onun uyarıldığı noktaları iyi görmeli, uyarılan davranışı kendisi yapmamalıdır; yani “peygamberin kendisi” değil, “hatalı davranışı” terk edilmelidir.
4. Vahyin ilk dönemlerinde bu kıssanın zikredilmesinin bir başka nedeni, Hz. Peygamber’i ve dolayısıyla müminleri de zorlu bir sürecin beklediğinin bildirilmesidir. Bu yol çileli bir yoldur, zorlukları vardır. Bu nedenle zorluklara bakarak kaçmak değil, yardım kaynağının Yüce Allah olduğunu unutmamak hedeflenmelidir. Bu arada sakıncalı bir eylemin yapılmaması isteniyorsa muhatap önce uyarılmalıdır; uyarmadan ceza verilmemelidir.
5. Yüce Allah kullarını daima imtihan etmekte ve onların sabrını denemektedir. İlk etapta rahat görülen şartların sonu sıkıntılı, başlangıcı zor görülen işlerin sonu ise huzurlu ve mutlu olabilir. Öyleyse imtihan eden ilâhî iradeye teslim olup emredileni yapmaya çalışmak imtihanın gereğini yapmada esastır. Aksi takdirde, başka çıkış yollarının bulunmadığı gerçeğiyle herkes karşılaşacaktır.
6. Sürekli değil de nadiren hata yapan muttakî kulların özelliği, hata sonrasında hemen Yüce Allah’ı ve gerçeği hatırlamaları ve bağışlanma dileğinde bulunup hatada ısrar etmemeleridir. İşte bu kıssanın kahramanı olan Hz. Yûnus da içerisine düştüğü derin sıkıntı ve ıstırap halinde Rabbini hatırlayıp O’na dua etti ve Yüce Allah da onun bu yönelişini karşılıksız bırakmadı.
7. Kişi hata yaptığında kimden bağışlanma dileğinde bulunması gerektiğini unutmamalıdır. Yanlış arayışlar veya çıkmaz sokaklar sahibini mahcup edecektir. Bu nedenle bir hata yaptıktan sonra onun telafisinde yardım makamının neresi olduğunu belirlemek için başka ve daha büyük bir hata yapılmamalıdır. İşte Hz. Yûnus kıssası bu noktada da çok önemli bir öğreti içermektedir.
8. Enbiyâ 21/87’deki “Karanlıklar içerisinde” ifadesi, kişinin içindeki manevî çöküntünün derin karanlıklarını sembolize edebilir. Her insanın içinde zaman zaman fırtınalar kopabilir, sıkıntılı dönemler yaşanabilir. Bu durumlarda Talâk 65/2-5’te de ifade edildiği üzere, sorumluluğunu bilen insanlar için çıkış kapısının bulunduğu öğretilmekte, Yüce Allah’ın hesaba katılmadığı hiçbir an ve alanın bulunmadığı zihinlere kazınmak istenmektedir.
9. Günümüz din eğitimcilerinin bu kıssadan alacağı çok önemli dersler vardır. Dini anlatan kişiler muhatapların hemen düzelmesini beklememeli, sonuç alıcı şekilde değil de görevini yapan bir bilinçle hareket etmelidirler. Müslüman din eğitimcisinin amacı bir anlamda nişan almaktır; 12’den vurup vurmaması çok önemli değildir. Atış karavana bile olsa kişi görevini yaptığı için sevap kazanacak ve ecir sahibi olacaktır.
10. Hz. Yûnus gibi, samimi yönelişlerin sahibi olan insanlar eğer toplumda ıslah edici çalışmalar yaparlar, kendilerini adeta görevlerine adarlarsa sonuçta onlar da Yüce Allah tarafından sâlih insanların arasına katılacaklardır. Hiç şüphe yoktur ki rabb olan Yüce Allah samimi kullarını sahiplenmekte, onları yalnızlığa ve mahcubiyete terk etmemekte, görevlerinde kendilerine yardım etmekte ve sonuçta onları erdemli insanlar arasına katmaktadır. Bu kıssada verilmek istenen asıl evrensel mesaj bu olsa gerektir.
11. Bu kıssa sayesinde başta Hz. Peygamber olmak üzere, samimi yöneliş sahipleri olan bütün zamanların müminlerine moral verilmekte, onların da rabb olan Yüce Allah’ın merhametiyle sahiplenileceği müjdesi verilmektedir. Önemli olan husus hiç hata yapmamak değildir; hatada ısrar etmemektir. Zira hata yapan Âdem tevbe edince Hz. Âdem oldu; hatasını kabul etmeyip hatada ısrar eden İblis ise şeytanlaştı ve huzurdan kovuldu.
Rabbimiz, bizi de hatasını görüp zamanında tevbe edenlerden ve tevbesini kabul edip sâlih kulları arasına kattıklarından eylesin.
b) Öfkenin İnsana Yaptırdıkları
Yüce Allah, sûrenin son iki âyetinde ilk konulara geri dönerek kafirlerin Hz. Peygamber’e karşı olumsuz tutumlarını ve suçlamalarını yeniden hatırlatmakta, son söz olarak da vahyin gönderiliş gayesini vurgulu bir şekilde gündeme getirmektedir.
ı. Kâfirlerin Öfkesi Bakışlarına ve Sözlerine Yansımıştı
وَاِنْ‭ ‬يَكَادُ‭ ‬الَّذ۪ينَ‭ ‬كَفَرُوا‭ ‬لَيُزْلِقُونَكَ‭ ‬بِاَبْصَارِهِمْ‭ ‬لَمَّا‭ ‬سَمِعُوا‭ ‬الذِّكْرَ‭ ‬وَيَقُولُونَ‭ ‬اِنَّهُ‭ ‬لَمَجْنُونٌۢ “Kâfirler Zikr’i (vahyi veya Kur’ân’ı) işittikleri zaman, neredeyse gözleriyle seni devirecekler. Üstelik, ‘Kesinlikle o bir mecnundur’ diyorlar.” Âyetteki يَكَادُ yekâdü fiili “neredeyse, az kalsın”, الَّذ۪ينَ‭ ‬كَفَرُوا *ellezîne keferû *ifadesi “kafir olanlar, nankörler”, يُزْلِقُونَ *yüzlikuune *fiili “devirmek, yıkmak, öldürmek”, اَبْصَارِ *ebsâr *kelimesi “gözler, bakışlar”, سَمِعُوا *semi‘û *fiili “işitmek, duymak”, الذِّكْرَ *ez-zikr *kelimesi “zikir, öğüt, vahiy, Kur’ân”, يَقُولُونَ *yekuulûne *fiili “söylemek, suçlamak” مَجْنُونٌۢ *mecnûn *sözcüğü ise “mecnun, cinlenmiş, cinlerden etkilenmiş, delirmiş” demektir.
Âyetin başındaki اِنْ *in *edatı *inne *edatının muhaffef, yani şeddesiz halidir. Delili ise لَيُزْلِقُونَكَ *leyüzlikuuneke *ifadesindeki *lâm *edatıdır. Bu durumda âyetin anlamı mealde verdiğimiz şekilde olur. Ancak buradaki اِنْ *in *edatını şart anlamına alıp cümleyi de bir şart cümlesi gibi kabul edenler de vardır. Buna göre Yüce Allah, Hz. Peygamber’i tıpkı bu sûrenin 8, 10 ve 48. âyetlerinde olduğu gibi kafirlerin sözlerine, davranışlarına ve suçlamalarına karşı sabırlı olması gerektiği noktasında bilinçlendirmektedir. Söylenmek istenen şudur: “Onlar vahyi işittiklerinde seni gözleriyle düşürmek istediklerinde de, ‘Muhakkak ki o bir mecnundur’ dediklerinde de sen sabırlı ol, onlara itaat etme, sözlerine aldırma!” Bu genel hatırlatmayı yaptıktan sonra şimdi âyetteki cümlelere biraz daha yakından bakalım.
**a) **وَاِنْ‭ ‬يَكَادُ‭ ‬الَّذ۪ينَ‭ ‬كَفَرُوا‭ ‬لَيُزْلِقُونَكَ‭ ‬بِاَبْصَارِهِمْ‭ ‬لَمَّا‭ ‬سَمِعُوا‭ ‬الذِّكْرَ‭ ‬ۢ “Kâfirler Zikr’i (vahyi veya Kur’ân’ı) işittikleri zaman, neredeyse gözleriyle seni devirecekler.” Bu cümlede üzerinde durulması gereken bazı önemli noktalar vardır.
1. وَاِنْ‭ ‬يَكَادُ‭ ‬الَّذ۪ينَ‭ ‬كَفَرُوا‭ ‬ “Kâfir olanlar, nerdeyse…” ifadesi, nankörlerin inkârcılıklarını ortaya koymakta, ancak bu inkârda mutlak reddediş değil, “bir şeylerin üzerini örtmek” anlamındaki küfr kelimesi tercih edilmektedir. Küfr, “örtmek” anlamıyla aslında bu nankörlerin “fıtratlarını örtmelerini” ortaya koymaktadır. *Kâfir *de “gerçeğin üzerini örten kişi” demektir. Yüce Allah her insanı “Allah’ı tek ilâh olarak tanıyacak” şekilde “fıtrat üzere” yaratmış, ona *fücûr *denilen “yoldan çıkma” özelliğini de, bundan korunup sorumluluğunu bilme ve duyarlı olma anlamındaki takvâ özelliğini de ilham etmiştir. Dahası, kendisine imanı sevdirip kalbinde süslemiş, küfrü, fısk denilen yoldan çıkmayı ve isyanı ise çirkin göstermiştir.
Demek ki, yaratılışta inkâr ve iman potansiyel olarak birlikte var edilmiş, ancak iman bir adım önde ilham edilmiş, ilâhî program gereği insan fıtratına yerleştirilmiştir. İşte kâfir olanlar kendi iradeleriyle ve kararlarıyla bu fıtratın üzerini örtenlerdir. İlâhî kitaplar ve onların tebliğciliğini yapan peygamberler insanın koyduğu bu örtüyü kaldırmak ve insanı fıtratıyla buluşturmak için görevlendirilmişlerdir.
İnsanlar kendileri öyle istedikleri için kâfir olurlar; Yüce Allah da başka varlıklar da onları zorla kâfir yapmaz. Kur’ân’ın hiçbir yerinde zorla kâfir yapılmaktan söz edilmez. Konuyla ilgili bütün âyetlerde “kâfir olmak”tan söz edilir, “kâfir yapılmak”tan değil. Rabbimiz, kâfir olmak isteyenin isteğini yaratır, o kadar. Zümer 39/7’de beyan edildiği üzere, insanlar kâfir olurlarsa Yüce Allah’a zarar veremezler ve O da kullarının küfründen asla razı olmaz. Ancak eğer şükrederlerse Yüce Allah’ın rızasını kazanmış olurlar.
İmtihanın zorunlu sonucu olarak irade sahibi kılınan insanoğlu kendi tercihinin sonucuna göre muamele görecektir. İmanı tercih etmişse mümin olarak yaşayacak ve mahşerde Allah’ın izniyle cennet ödülleriyle buluşturulacaktır. Fıtratının üzerini örtüp kâfir olmuşsa bu defa da tercihinin sonuçlarına katlanacaktır. İşte bu sûrede ta baştan beri ele alınan azgın insan tipine dair özellikler onların yanlış tercihlerini göstermekte ve Hz. Peygamber’in de bütün zamanların müminlerinin de bunlara itaat etmemeleri kendilerinden istenmektedir.
Onlara karşı tutumumuz, kendilerinin yanlış inanç ve davranışlarına karşı oluşumuz şeklinde olmalıdır. Onlara yönelik davetimiz de imana gelmeleriyle ilgili şekillenmelidir. Biz onlara “bize gelin” derken, aslında “kendinize gelin, fıtratınıza gelin, üzerini örttüğünüz fıtratınızla buluşun, üzerini örttüğünüz külleri kaldırarak iman közleriyle yeniden buluşun” demek istiyoruz. Dini ilkeler fıtratın ilkeleridir; dini prensipler fıtratın hiçbir şekilde yadırgamayacağı şekilde düzenlenmiştir; çünkü ilâhî kitaplar gibi kâinat da fıtrat da birer kitaptır ve her üç kitabın sahibi Yüce Allah’tır. O, kitaplarının birbiriyle çelişeceği bir ortam yaratmamıştır. Vahiy ile fıtrat arasında sorun olduğunu sananlar ya akıllarını doğru çalıştırmıyorlar, ya da vahyi doğru anlamayı becermiyorlardır, vesselam.
2. لَيُزْلِقُونَكَ‭ ‬بِاَبْصَارِهِمْ‭ ‬لَمَّا‭ ‬سَمِعُوا‭ ‬الذِّكْرَ “(Kâfirler) Zikr’i (vahyi veya Kur’ân’ı) işittikleri zaman, neredeyse gözleriyle seni devirecekler.” Bu cümlede kâfirlerin vahye karşı olumsuz tutumları dile getirilmektedir. Onlar vahyin etkileyici yapısını çok iyi bildikleri için onun dinlenmesini istemezlerdi. Hâkka 69/38-52. âyetlerin iniş sebebinde de zikrettiğimiz üzere, ileri gelen Mekkeli müşrikler Kur’ân’ın dinlenmesini arzu etmezlerdi. Kur’ân okunurken gürültü yapılmasını, böylece vahyin sesinin bastırılmasını özellikle isterlerdi. İşte yorumunu yapmakta olduğumuz âyette de onların Hz. Peygamber’i neredeyse devirecekleri öfke dolu bakışları dile getirilmektedir.
Bu arada âyetteki سَمِعُوا *semi‘û *fiiline “işitmek, duymak” gibi, “özellikle dinlemek” anlamı da verilebilir. Bu durumda Mekkeli müşrik ileri gelenlerin başkalarına yasakladıkları vahyi dinleme işini kendilerinin gizlice gerçekleştirdikleri anlaşılır. Hâkka 69/38-52. âyetlerin iniş sebebini zikrederken aktardığımız rivayetler de bunu desteklemektedir.
İster duyduklarında, isterse özellikle dinlediklerinde olsun, onların vahye ve onun aktarıcısına karşı öfke duydukları anlaşılmaktadır. Çünkü “nerdeyse seni gözleriyle yıkacaklar” ifadesi ile “O, bir mecnundur” şeklindeki âyetin son cümlesi bunun delilidir. Vahyin etkileyici yapısı karşısındaki kıskançlıkları düşmanlığa ve öfkeye dönüşmüş, bunun sonucunda da çeşitli suçlamalarda bulunmuşlardı. Bakışlarındaki öfke onların niyetlerini ortaya koymakta, bir anlamda Türkçemizde kullanılan “öfke ve nefretle pis pis bakmak” ifadesi akla gelmektedir.
Bu arada bazı tefsirlerimizde bu bakışlar “nazar” ile ilişkilendirilmekte ve nazar meselesi hakkında detay bilgiler verilmektedir. “Nazar”ın mantığını düşündüğümüzde bu âyette ulaşılamayan bir gıptadan değil de öfkeden ve düşmanlıktan söz edilmesi, konunun nazarla ilişkilendirilmesini sorunlu kılmaktadır. Bu nedenle “nazar var mıdır, yok mudur?” sorusunu burada ele almanın doğru olmadığı kanaatindeyiz.
Mekkeli müşrikler vahiy için “Keşke bizde olsa!”, “Niçin bize değil de ona verildi?” “Keşke ona değil de bize verilmiş olsa” gibi bir özlem söz konusu değildir; aksine suçlama ve öfke dolu bir düşmanlık onları kaplamış ve bir sonraki cümlede de dile getirdikleri üzere Hz. Peygamber’i “mecnunluk”la suçlamışlardı. Deli dedikleri kişiye özenmeleri veya ona gıpta etmeleri söz konusu olamayacağı için bu âyetteki ifadeyi “nazar”la ilişkilendirmek doğru olmasa gerektir. Bu nedenle konuyu sûre başından beri inkâr mantığı çerçevesinde ele almayı uygun bulduk.
b) وَيَقُولُونَ‭ ‬اِنَّهُ‭ ‬لَمَجْنُونٌ “Üstelik ‘Kesinlikle o bir mecnundur’ diyorlar.” Sûrenin ikinci âyetinde de geniş bir şekilde ele aldığımız üzere, ileri gelen Mekkeli müşrikler Hz. Peygamber’i çeşitli ifadelerle suçlamış ve ona hakaretler yağdırmışlardı. Ona yönelttikleri en temel suçlama “mecnunluk”tu. Neden bu kelimeyi seçtikleri hakkında ikinci âyette geniş açıklamalar yaptığımız için aynı şeyleri tekrarlamak istemiyoruz. İşte yorumunu yapmakta olduğumuz bu cümlede de aynı suçlamaya yer verilmekte, Mekkeli müşriklerin düşmanlıklarını devam ettirdikleri ve bunda kararlı oldukları anlaşılmaktadır. İfadenin isim cümlesi olarak getirilip mecnûn kelimesinin başında “te’kid” edatlarından olan lâm harfine yer verilmesi bu kararlılığın bir ifadesidir.
ıı. Kur’ân Evrensel Bir Öğüttür
وَمَا‭ ‬هُوَ‭ ‬اِلَّا‭ ‬ذِكْرٌ‭ ‬لِلْعَالَم۪ينَ “Oysa o (Zikir, vahiy veya Kur’ân), âlemler için sadece bir öğüttür.” Âyetteki ذِكْرٌ *zikr kelimesi “öğüt, hatırlatma”, الْعَالَم۪ينَ‭ ‬ el-‘âlemîn *kelimesi ise “alemler, insanlar” demektir.
a) Yüce Allah, bu âyette sûrenin başından beri Mekkeli müşrik ileri gelenlerin ileri sürdüğü suçlamalara cevap vermek üzere, onların kullandığı türden vurgulu ifadelere de uygun olarak vahyin ne olduğunu ve gönderiliş amacını ortaya koymaktadır. Âyette tercih edilen ifade tekniği, adına nefy ü istisna denen “hasr-kasr” yöntemlerinden birisidir. Buna göre, aynı cümlede hem olumsuzluk edatlarından birisi, hem de illâ istisna edatı varsa burada “sadece ve sadece”, “ancak ve ancak” gibi bir vurgulu anlam kastediliyor demektir.
b) Kur’ân’ın Kur’ân’da pek çok isim ve sıfatından söz edilmektedir. Konunun izahını daha önce yaptığımız için, burada sadece Kur’ân’ın zikr oluşuna değinmek istiyoruz. Tekvîr 81/27’de de geniş bir şekilde ele aldığımız üzere “Kur’ân’ın âlemler için sadece ve sadece bir öğüt oluşu”, yararlanmak isteyenlere yöneliktir. Kur’ân’ın öğüdünden yararlanmak isteyenler daha çok insanlar olduğu için âyetteki *el-‘âlemîn *kelimesini “insanlar, akıllılar” anlamında değerlendirmek gerekir.
Bu arada cinlerin de bu vahyin aydınlığından yararlandığına dair Kur’ân’da mesajlar bulunmaktadır. Ahkaaf 46/29-32 ve Cinn 72/1-2. âyetler bunun delilidir. Muhatapların çoğunluğu kimlerden oluşuyorsa hitap ona göre şekillendirilmektedir. Dolayısıyla mesajın içeriğinde cinlerin bulunmasına bir engel yoktur.
Kur’ân bir öğüttür, hatırlatmadır. Bu kökten gelen kelimeler Kur’ân’da sıklıkla kullanılmaktadır. *Zikr, tezkira ve zikrâ kalıplarında bu kelime “gerçeğin hatırlatılması” *anlamına gelmekte ve pek çok âyette Kur’ân’ın bir ismi olarak yer almaktadır. Müzzemmil 73/19’da da ifade ettiğimiz üzere, Kur’ân’ın zikrzikrâ veya tezkira oluşu, onun daha önce insana bildirilmiş olmasını gerektirir. Nitekim insanlara bir şeyleri “hatırlatmak” demek, onların daha önceden “haberdar edilmiş olduğu” anlamına gelir.
Buradan hareketle şunu söyleyebiliriz: Vahyin hatırlatıcılığı, onun fıtrata uygun gerçekler içermesi demektir. Fıtrat, yaratılışta insanı Yüce Allah’ın şekillendirdiği ilâhî programın adıdır. Bütün değerler, fıtrata ilmek ilmek işlenmiştir. İnsandan istenen de buna uygun tercihler ve tavırlar ortaya koyması, bir anlamda fıtratıyla ters düşmemesidir. Fıtrata işlenen “Allah’ı tek ilâh olarak tanıma” imzası, Kur’ân’ın sunduğu hatırlatmaları fıtratın yadırgamaması demektir. İnsan, daha önce aşina olduğu şeyleri duyunca onları hatırlar ve zihninde herhangi bir çelişki ile karşılaşmaz.
Bu itibarla, “zikir” ile “fıtrat” uyumu son derece önemlidir. Mutlak inkârcılar hariç olmak üzere, eğer sunulan ilâhî bildirimler karşı taraftan red cevabı alıyorsa, bilinmelidir ki ya yapılan sunumda bir yanlışlık vardır, ya da ilâhî prensipleri doğru anlamada bir sorun yaşanmaktadır. İlâhî prensiplerin yer aldığı Kur’ân’ı Yüce Allah’ın bir kitabı, insanı ve onun fıtratını da diğer bir kitabı olarak kabul ettiğimize göre, bütünüyle iki kitabın ve parça parça âyetlerinin birbiriyle çelişmesi kesinlikle mümkün değildir.
Yorumunu yapmaya çalıştığımız Kalem sûresinde de işte bu nokta öne çıkarılmakta ve insan ile fıtratı arasına sokulan engellerin kaldırılması amaçlanmaktadır.

Yorum Bırak