reqlvtwq

Kur’ân’da Hz. Y

Kur’ân’da Hz. Yûnus Kıssası
Müzzemmil 73/15’te “Kur’ân’da Kıssalar ve Yer Alma Gerekçeleri” başlığında “kıssa kelimesinin anlamı, Kur’ân’daki kullanımı, Kur’ân kıssaları, kıssaların anlatılma gerekçeleri” gibi alt başlıklarda konuyu detaylı bir şekilde ele aldığımız için, aynı bilgileri tekrarlamak istemiyoruz. Burada sadece Hz. Yûnus kıssası hakkında bilgi vermek istiyoruz.
Kur’ân’da Yûnus kelimesi 4 kez geçmektedir. Bunlardan iki tanesi bazı peygamberlerin isminin sayıldığı Nisâ 4/163 ve En‘âm 6/86’da yer almakta, ancak kıssası hakkında herhangi bir bilgi verilmemektedir. Geri kalanların biri Yûnus 10/98’de, diğeri ise Sâffât 37/139’dadır. Ancak yûnus kelimesinin değil de yorumunu yapmakta olduğumuz Kalem 68/48’de geçen sâhıbü’l-huut ve Enbiyâ 21/87’de geçen *zü’n-nûn *ifadeleriyle dile getirilen kişi de Hz. Yûnus’tur.
Hz. Yûnus’la ilgili en geniş bilgi Sâffât 37/139-148’dedir. Buna göre, Hz. Yûnus görev yerini izinsiz terk edip bir gemiye kaçmış, ardından yük ağırlığı nedeniyle yapılan kura çekiminde kura kendisine çıkmış ve yenilenlerden olmuştu; daha sonra denize atılmış ve derin bir pişmanlık içerisinde iri bir balık tarafından yutulmuştu. Eğer Rabbini sürekli olarak tesbih edenlerden olmasaydı mahşere kadar onun karnında kalacaktı. En sonunda Yüce Allah onu hasta ve bitkin bir halde ıssız ve çorak bir kıyıya çıkarttı ve yanı başında kendisine gölge edecek bir bitki (fidan) yeşertti. Nihayet onu yüz bin, hatta daha fazla kişiye elçi olarak görevlendirdi de Yûnus 10/98’de de ifade edildiği üzere, söz konusu kavim kendine iman etti ve dünyevî azaptan kurtarılıp belli bir süreye kadar yaşatılmış oldu.
Bu kıssanın bazı farklı yönleri Enbiyâ 21/87-88’de şu şekilde ele alınmaktadır: “Hani bir zamanlar o, hakkında işlem yapmayacağımızı düşünerek (kavmine duyduğu) öfkeyle (görev yerinden) çekip gitmişti. Derken o (düştüğü) zifiri karanlığın içinde şöyle dua etmişti: ‘(Ey Rabbim!) Seni her türlü eksiklikten tenzih ederim, Sen’den başka ilah yoktur. Ben gerçekten büyük bir haksızlık yaptım.’ Bunun üzerine Biz de onun bu duasını kabul ettik ve içine düştüğü sıkıntıdan onu kurtardık. Biz, müminleri işte böyle kurtarırız.”
Bu arada Hz. Yûnus’tan dolayı ismi “Yûnus Sûresi” diye belirlenen sûrede Hz. Yûnus’un kavmine değinilmektedir. Buna göre söz konusu kavmin iman ettiği, bu nedenle dünya hayatında kendilerinden alçaltıcı, rezillik veren azabın kaldırıldığı ve belli bir süreye kadar yaşatıldıkları beyan edilmektedir.
Bu anlatılanlardan hareketle şunu söyleyebiliriz: Hz. Yûnus risalet görevinin ilk aşamasında bir tercih hatası yapmış, ancak bu davranışı kendisine oldukça pahalıya mal olmuştu. O, iddia edildiği gibi peygamberlikten kaçmamıştı; sadece Ninova’da sonuç alamayacağı düşüncesiyle başka bir yere doğru yola çıkmıştı. Görevden kaçmamış, bir anlamda yerini değiştirmek istemişti. Nitekim daha sonra yaptığı tebliğinde başarılı olmuş ve Yûnus 10/98’de da ifade edildiği gibi, kavmi iman etmeleri sayesinde dünya azabından kurtarılmış bir ümmet olarak Kur’ân’da övgüye mazhar kılınmıştır.
c) اِذْ‭ ‬نَادٰى‭ ‬وَهُوَ‭ ‬مَكْظُومٌ “Hani o, üzüntülü bir halde (veya kahır içerisindeyken Rabbine) seslenmişti.” Bu sûrede Hz. Yûnus kıssasının küçük bir bölümü ele alınmaktadır. Dikkat çekilen ilk husus ise onun pişmanlık ifadesi olarak Rabbine seslenmesidir. Enbiyâ 21/87’de de geçtiği üzere, Hz. Yûnus bu seslenişini balığın karnında gerçekleştirmiş ve “Senden başka ilâh yok! Sen her türlü eksiklikten münezzehsin; doğrusu ben gerçekten haksızlık yapanlardan olmuşum” demişti. Bu sesleniş bir inilti şeklinde de, kahır içerisinde de, yalvarma üslubunda da, haykırışla da, feryat üzere de gerçekleşmiş olabilir. Elbette onun bu durumu derin sıkıntı, üzüntü ve huzursuzluk halini ortaya koymakta, ancak kime sığınacağı bilincini de kaybetmediğini göstermektedir.
Kıssada bu cümleye yer verilmesinin nedeni Hz. Peygamber’e yönelik şu uyarıdır: “Sende Yûnus’ta olduğu gibi bir gönül darlığı, sıkıntı ve öfke bulunmasın; yoksa sen de onun gibi imtihan edilirsin.” Anlaşılan o ki, Yüce Allah Hz. Peygamber’in de çeşitli sıkıntılarla karşılaşacağını ona önceden haber vermekte, görev ve sorumluluğunu yerine getirmede herhangi bir tereddüt yaşamaması gerektiğini kendisine hatırlatmakta, bir anlamda onu önceden bilinçlendirmektedir.
ıı. İlâhî Rahmet Hz. Yûnus’a Yetişmişti
لَوْلَآ‭ ‬اَنْ‭ ‬تَدَارَكَهُ‭ ‬نِعْمَةٌ‭ ‬مِنْ‭ ‬رَبِّه۪‭ ‬لَنُبِذَ‭ ‬بِالْعَرَآءِ‭ ‬وَهُوَ‭ ‬مَذْمُومٌ “Şayet Rabbinden ona bir nimet yetişmemiş olsaydı, mutlaka kınanmış (ve perişan bir halde) ıssız bir sahile atılacaktı.” Âyetteki تَدَارَكَ tedârake fiili “yetişmek, ulaşmak”, نِعْمَةٌ *nı‘meh *kelimesi “nimet”, نُبِذَ *nübize *fiili “atılmak”, الْعَرَآءِ *el-‘arâ’ *kelimesi “ıssız sahil”, مَذْمُومٌ *mezmûm *sözcüğü ise “aşağılanmış, çırılçıplak, perişan bir halde” demektir.
Bu âyeti Sâffât 37/143-146. âyetleri ışığında anlamak gerekir. Her iki âyet grubunu iki farklı bakış açısıyla anlayabiliriz.
**a) Sâffât 37/143-146’daki ifadelere göre, Hz. Yûnus eğer tesbih edenlerden, yani sürekli olarak Rabbini hatırında tutanlardan olmasaydı, mahşer gününe kadar balığın karnında kalacaktı. Tesbih ehli olduğu için mahşere kadar balığın karnında kalmadı; Yüce Allah da onu bitkin bir halde ıssız ve çorak bir kıyıya çıkarttı ve yerden kendisine gölge yapacak bir fidan yetiştirdi. Kalem 68/49’da ise şöyle buyurulmaktadır: “Şayet Rabbinden ona bir nimet yetişmemiş olsaydı, o, mutlaka kınanmış (ve perişan bir halde) ıssız bir sahile atılacaktı.” Buna göre âyetin başındaki لَوْلَا levlâ edatının cevabı نُبِذَ *nübize *fiiliyle başlayan cümledir ve nübize fiilinin başındaki lâm harfi de, tıpkı Sâffât 37/144’teki lelebise ifadesinde olduğu gibi cevap cümlesinin vurgusunu arttırmak için getirilmiştir.
1. Bu anlam çerçevesinde iki ayet grubunda herhangi bir çelişki yoktur. Çünkü yorumunu yapmakta olduğumuz âyette Rabbinden bir nimet ulaşmasaydı, Hz. Yûnus’un savunmasız, hor, hakir ve perişan bir şekilde ıssız bir yere savrulup atılmış olacağı ifade edilmektedir. Nimet ulaştığına göre demek ki bu şekilde bir atılış veya savruluş yaşanmamıştır. Burada kullanılan fiilin nübize şeklinde meçhul, yani edilgen bir kalıpta getirilmesi de bu işlemin kontrol dışı bir mahiyet arz edeceğinin bir göstergesidir.
2. Öte yandan, Hz. Yûnus’un Yüce Allah tarafından ıssız bir kıyıya çıkartıldığı dile getirilen Sâffât 37/145’teki ifade ise onun kendiliğinden, kontrolsüz veya doğal bir şekilde değil, özellikle Yüce Allah’ın kontrolünde ve muhtemelen özenli bir yolla kıyıya çıkartıldığını göstermektedir. Zaten ilgili âyetteki nebeznâ fiilinin çoğul getirilmesi, kıyıya çıkartılma işleminin muhtemelen meleklerin yardımıyla ve özenli bir şekilde gerçekleştirildiğinin bir delilidir.
3. Dahası مَذْمُومٌ *mezmûm *kelimesi “horlanmış, hakir kılınmış, belki de Allah tarafından kınanmış” gibi olumsuz anlamlara gelmektedir. İşte eğer Rabbinden bir nimet yetişmeseydi Hz. Yûnus bir anlamda cezalandırılmış olacak ve ortalığa savrulacaktı; ancak bu gerçekleşmemiştir. Oysa Sâffât 37/145’teki ifadede sekıım kelimesi kullanılmakta, bu ise “hasta, bitkin, manevî çöküntü ve iç huzursuzluğu içinde” gibi anlamlara gelmektedir. Şüphe yok ki bu anlamların hiçbirinde mezmûm kelimesinde olduğu gibi olumsuz bir anlam söz konusu değildir.
4. Yüce Allah’ın Hz. Yûnus’a verdiği nimet Enbiyâ 21/87’de dile getirilen Hz. Yûnus’un tevbesi ve Sâffât 37/143’te sözü edilen tesbihinin sonucudur. Âyetlerin birbirini tamamlayan yönü düşünüldüğünde konuyla ilgili bütün âyetleri birlikte düşünmenin gerektiği kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.
b) Konuyla ilgili iki âyet grubu arasında bir anlam çelişkisinin olmaması için her iki âyette de Hz. Yûnus’un kıyıya atıldığının belirtildiği kabulüne yer verenler de vardır. Onlara göre mezmûm kelimesi ile sekıım kelimeleri aynı anlama gelmektedir. Bu kanaatte olanlar Kalem 68/49’u şöyle tercüme etmektedirler: “Eğer Rabbinin rahmet ve inayeti onun imdadına yetişmeseydi, (balığın karnı ona mezar olacaktı). Andolsun ki o perişan halde ıssız ve bitkisiz bir sahile atıldı.” Bu yaklaşıma göre âyetin başındaki *levlâ *edatının cevabı gizlidir ve Sâffât 37/144’teki mesaja aittir. لَنُبِذَ *lenübize *ifadesindeki *lâm *ise yeni bir cümlenin te’kidli bir şekilde başlamasını sağlamaktadır.
Bu iki yaklaşımdan ilkini tercih ettiğimizi beyan ederek, ikinci yaklaşımın da çok önemli bir anlama hassasiyetinin sonucu olduğunu ifade etmek istiyoruz. Her iki şekilde de verilen mesaj Hz. Yûnus’un mağdur edilmediğinin bildirilmesidir.
ııı. Yüce Allah Onu Seçip Sâlihlerden Kılmıştı
فَاجْتَبٰيهُ‭ ‬رَبُّهُ‭ ‬فَجَعَلَهُ‭ ‬مِنَ‭ ‬الصَّالِح۪ينَ “(Sonuçta) Rabbi onu seçti (ona yeniden vahiy verdi) ve kendisini sâlihlerden kıldı.” Âyetteki اجْتَبٰي ictebâ fiili “seçmek, peygamberlik vermek”, جَعَلَ *ce‘ale *fiili “kılmak, yapmak, görevlendirmek”, الصَّالِح۪ينَ *es-sâlihıın *kelimesi ise “iyiler, hayırlılar, faziletliler, erdemliler” demektir.
**a) **فَاجْتَبٰيهُ‭ ‬رَبُّهُ‭ ‬ “(Sonuçta) Rabbi onu seçti.” Bu cümlede dile getirilen husus, Yüce Allah’ın Hz. Yûnus’u yeniden seçip kendisine vahiy gönderdiğini bildirmesidir. Âyetteki اجْتَبٰي *ictebâ *fiili hem ümmetin seçimi hem de peygamberlerin seçilip görevlendirilmesi anlamında kullanılmaktadır.
Burada dikkat çeken bir başka husus ise, Yüce Allah’ın kendisi için rabb sıfatını kullanmasıdır. Bunun muhtemel nedeni, Yüce Allah’ın kullarını, özellikle de elçilerini sahiplendiğinin bildirilmesidir. “Esirgeyen, koruyup kollayan, sahiplenen, ilgilenen, yetiştiren” gibi anlamlara gelen bu sıfat, hatasına rağmen Hz. Yûnus’u Yüce Allah’ın sahiplenip risalet görevine devam ettiğini göstermektedir.
Hz. Yûnus, tevbesinin ardından tesbihe devam etti ve Yüce Allah’ın rahmeti sayesinde mezmûm, yani kınanmış olmaktan kurtarıldı. En sonunda ise yeniden vahye muhatap kılınarak elçilik görevine devam etmesi sağlandı. İşte rablık gereği ilâhî rahmetin kuşatıcı yönü budur. Yüce Allah samimi yöneliş demek olan tevbeyi başaran insanları kendi hallerine terk etmemekte ve onları sahiplenmektedir. Bu ifade Hz. Peygamber için de bütün zamanların müminleri için de moral kaynağıdır ve manevî bir destektir.
**b) **فَجَعَلَهُ‭ ‬مِنَ‭ ‬الصَّالِح۪ينَ “Onu sâlihlerden kıldı.” Âyetin bu cümlesi Hz. Yûnus için en son değerlendirmeyi oluşturmakta ve onun da erdemli kulların arasına katıldığı müjdesini içermektedir. Âyette başka bir kelimenin değil de özellikle الصَّالِح۪ينَ *es-sâlihıın *kelimesinin tercih edilmesinin muhtemel nedeni, Hz. Yûnus’un risalet görevini yaparken toplumu dönüştürücü ve kötülükleri düzeltici, yani “ıslah edici” bir etkinlik sergilemesidir. Böyle olunca, Hz. Yûnus’un kavminin istikamet sahibi insanlar olduğunun beyan edildiği Yûnus 10/98 ile de uyumlu bir mesaj verilmiş olmaktadır.
Kavmi iman edince dünya hayatında aşağılık ve rezillik azabının kendilerinden kaldırıldığı ve belli bir süre daha nimetler içerisinde yaşatıldıkları beyan edilmektedir. İşte bu sonuç Hz. Yûnus’un ıslah edici faaliyetlerinin başarıya ulaştığının en belirgin ifadesidir. Esasında bu tercih, yorumunu yapmakta olduğumuz âyette Hz. Yûnus’un içlerine katıldığı müjdelenen insanlar için es-sâlihıın kelimesinin kullanılmasının da muhtemel sebebini oluşturmaktadır.
ıv. Hz. Yûnus Kıssasının Öğrettikleri
1. Bir kişi peygamber bile olsa ve tercih hatası şeklinde de gerçekleşse bazen hata yapabilir. Anlaşılan o ki, bir peygamber için “tercih hatası” bile çoktur ve bunun bazı sonuçları vardır. İşte Hz. Yûnus’un yaşadığı bundan ibarettir.
2. Hz. Yûnus kıssası peygamberlerin hatasız olduğunu kabul edenlere iyi bir cevaptır. Peygamberler de insandır, onlar da hata yapabilirler; ancak onlar bir hatayı tekrar tekrar işlemezler; sürekli hata yapmazlar; hatalarından tevbe etmeden ölmezler; çünkü vahiy meleği kendilerini hemen uyarır ve ilgili yanlışın ümmete aksetmesi engellenir. Bu arada ifade edelim ki, peygamberlerin “ismet sıfatı” günah işlememekle değil, tebliğde hata yapmamakla ilgilidir. Yani onlar Yüce Allah’tan aldıkları bilgileri ümmetlerine eksiksiz ve ilavesiz bir şekilde aktarmışlardır; masum oluşlarını bu noktada anlamak gerekir. Aksi takdirde, Hz. Yûnus’a ve bazı peygamberlere nispet edilen davranışların anlaşılması imkânsız olurdu.
3. Bu kıssada, risaletinin ilk dönemlerini yaşayan Hz. Peygamber uyarılarak inşa edilmekte ve açıkça “Onun yaptığı gibi yapma” buyruğuyla donanımlı hale gelmesi kendisinden istenmektedir. Bir peygamber bir başka peygamberi örnek alırken, onun uyarıldığı noktaları iyi görmeli, uyarılan davranışı kendisi yapmamalıdır; yani “peygamberin kendisi” değil, “hatalı davranışı” terk edilmelidir.
4. Vahyin ilk dönemlerinde bu kıssanın zikredilmesinin bir başka nedeni, Hz. Peygamber’i ve dolayısıyla müminleri de zorlu bir sürecin beklediğinin bildirilmesidir. Bu yol çileli bir yoldur, zorlukları vardır. Bu nedenle zorluklara bakarak kaçmak değil, yardım kaynağının Yüce Allah olduğunu unutmamak hedeflenmelidir. Bu arada sakıncalı bir eylemin yapılmaması isteniyorsa muhatap önce uyarılmalıdır; uyarmadan ceza verilmemelidir.
5. Yüce Allah kullarını daima imtihan etmekte ve onların sabrını denemektedir. İlk etapta rahat görülen şartların sonu sıkıntılı, başlangıcı zor görülen işlerin sonu ise huzurlu ve mutlu olabilir. Öyleyse imtihan eden ilâhî iradeye teslim olup emredileni yapmaya çalışmak imtihanın gereğini yapmada esastır. Aksi takdirde, başka çıkış yollarının bulunmadığı gerçeğiyle herkes karşılaşacaktır.
6. Sürekli değil de nadiren hata yapan muttakî kulların özelliği, hata sonrasında hemen Yüce Allah’ı ve gerçeği hatırlamaları ve bağışlanma dileğinde bulunup hatada ısrar etmemeleridir. İşte bu kıssanın kahramanı olan Hz. Yûnus da içerisine düştüğü derin sıkıntı ve ıstırap halinde Rabbini hatırlayıp O’na dua etti ve Yüce Allah da onun bu yönelişini karşılıksız bırakmadı.
7. Kişi hata yaptığında kimden bağışlanma dileğinde bulunması gerektiğini unutmamalıdır. Yanlış arayışlar veya çıkmaz sokaklar sahibini mahcup edecektir. Bu nedenle bir hata yaptıktan sonra onun telafisinde yardım makamının neresi olduğunu belirlemek için başka ve daha büyük bir hata yapılmamalıdır. İşte Hz. Yûnus kıssası bu noktada da çok önemli bir öğreti içermektedir.
8. Enbiyâ 21/87’deki “Karanlıklar içerisinde” ifadesi, kişinin içindeki manevî çöküntünün derin karanlıklarını sembolize edebilir. Her insanın içinde zaman zaman fırtınalar kopabilir, sıkıntılı dönemler yaşanabilir. Bu durumlarda Talâk 65/2-5’te de ifade edildiği üzere, sorumluluğunu bilen insanlar için çıkış kapısının bulunduğu öğretilmekte, Yüce Allah’ın hesaba katılmadığı hiçbir an ve alanın bulunmadığı zihinlere kazınmak istenmektedir.
9. Günümüz din eğitimcilerinin bu kıssadan alacağı çok önemli dersler vardır. Dini anlatan kişiler muhatapların hemen düzelmesini beklememeli, sonuç alıcı şekilde değil de görevini yapan bir bilinçle hareket etmelidirler. Müslüman din eğitimcisinin amacı bir anlamda nişan almaktır; 12’den vurup vurmaması çok önemli değildir. Atış karavana bile olsa kişi görevini yaptığı için sevap kazanacak ve ecir sahibi olacaktır.
10. Hz. Yûnus gibi, samimi yönelişlerin sahibi olan insanlar eğer toplumda ıslah edici çalışmalar yaparlar, kendilerini adeta görevlerine adarlarsa sonuçta onlar da Yüce Allah tarafından sâlih insanların arasına katılacaklardır. Hiç şüphe yoktur ki rabb olan Yüce Allah samimi kullarını sahiplenmekte, onları yalnızlığa ve mahcubiyete terk etmemekte, görevlerinde kendilerine yardım etmekte ve sonuçta onları erdemli insanlar arasına katmaktadır. Bu kıssada verilmek istenen asıl evrensel mesaj bu olsa gerektir.
11. Bu kıssa sayesinde başta Hz. Peygamber olmak üzere, samimi yöneliş sahipleri olan bütün zamanların müminlerine moral verilmekte, onların da rabb olan Yüce Allah’ın merhametiyle sahiplenileceği müjdesi verilmektedir. Önemli olan husus hiç hata yapmamak değildir; hatada ısrar etmemektir. Zira hata yapan Âdem tevbe edince Hz. Âdem oldu; hatasını kabul etmeyip hatada ısrar eden İblis ise şeytanlaştı ve huzurdan kovuldu.
Rabbimiz, bizi de hatasını görüp zamanında tevbe edenlerden ve tevbesini kabul edip sâlih kulları arasına kattıklarından eylesin.
b) Öfkenin İnsana Yaptırdıkları
Yüce Allah, sûrenin son iki âyetinde ilk konulara geri dönerek kafirlerin Hz. Peygamber’e karşı olumsuz tutumlarını ve suçlamalarını yeniden hatırlatmakta, son söz olarak da vahyin gönderiliş gayesini vurgulu bir şekilde gündeme getirmektedir.
ı. Kâfirlerin Öfkesi Bakışlarına ve Sözlerine Yansımıştı
وَاِنْ‭ ‬يَكَادُ‭ ‬الَّذ۪ينَ‭ ‬كَفَرُوا‭ ‬لَيُزْلِقُونَكَ‭ ‬بِاَبْصَارِهِمْ‭ ‬لَمَّا‭ ‬سَمِعُوا‭ ‬الذِّكْرَ‭ ‬وَيَقُولُونَ‭ ‬اِنَّهُ‭ ‬لَمَجْنُونٌۢ “Kâfirler Zikr’i (vahyi veya Kur’ân’ı) işittikleri zaman, neredeyse gözleriyle seni devirecekler. Üstelik, ‘Kesinlikle o bir mecnundur’ diyorlar.” Âyetteki يَكَادُ yekâdü fiili “neredeyse, az kalsın”, الَّذ۪ينَ‭ ‬كَفَرُوا *ellezîne keferû *ifadesi “kafir olanlar, nankörler”, يُزْلِقُونَ *yüzlikuune *fiili “devirmek, yıkmak, öldürmek”, اَبْصَارِ *ebsâr *kelimesi “gözler, bakışlar”, سَمِعُوا *semi‘û *fiili “işitmek, duymak”, الذِّكْرَ *ez-zikr *kelimesi “zikir, öğüt, vahiy, Kur’ân”, يَقُولُونَ *yekuulûne *fiili “söylemek, suçlamak” مَجْنُونٌۢ *mecnûn *sözcüğü ise “mecnun, cinlenmiş, cinlerden etkilenmiş, delirmiş” demektir.
Âyetin başındaki اِنْ *in *edatı *inne *edatının muhaffef, yani şeddesiz halidir. Delili ise لَيُزْلِقُونَكَ *leyüzlikuuneke *ifadesindeki *lâm *edatıdır. Bu durumda âyetin anlamı mealde verdiğimiz şekilde olur. Ancak buradaki اِنْ *in *edatını şart anlamına alıp cümleyi de bir şart cümlesi gibi kabul edenler de vardır. Buna göre Yüce Allah, Hz. Peygamber’i tıpkı bu sûrenin 8, 10 ve 48. âyetlerinde olduğu gibi kafirlerin sözlerine, davranışlarına ve suçlamalarına karşı sabırlı olması gerektiği noktasında bilinçlendirmektedir. Söylenmek istenen şudur: “Onlar vahyi işittiklerinde seni gözleriyle düşürmek istediklerinde de, ‘Muhakkak ki o bir mecnundur’ dediklerinde de sen sabırlı ol, onlara itaat etme, sözlerine aldırma!” Bu genel hatırlatmayı yaptıktan sonra şimdi âyetteki cümlelere biraz daha yakından bakalım.
**a) **وَاِنْ‭ ‬يَكَادُ‭ ‬الَّذ۪ينَ‭ ‬كَفَرُوا‭ ‬لَيُزْلِقُونَكَ‭ ‬بِاَبْصَارِهِمْ‭ ‬لَمَّا‭ ‬سَمِعُوا‭ ‬الذِّكْرَ‭ ‬ۢ “Kâfirler Zikr’i (vahyi veya Kur’ân’ı) işittikleri zaman, neredeyse gözleriyle seni devirecekler.” Bu cümlede üzerinde durulması gereken bazı önemli noktalar vardır.
1. وَاِنْ‭ ‬يَكَادُ‭ ‬الَّذ۪ينَ‭ ‬كَفَرُوا‭ ‬ “Kâfir olanlar, nerdeyse…” ifadesi, nankörlerin inkârcılıklarını ortaya koymakta, ancak bu inkârda mutlak reddediş değil, “bir şeylerin üzerini örtmek” anlamındaki küfr kelimesi tercih edilmektedir. Küfr, “örtmek” anlamıyla aslında bu nankörlerin “fıtratlarını örtmelerini” ortaya koymaktadır. *Kâfir *de “gerçeğin üzerini örten kişi” demektir. Yüce Allah her insanı “Allah’ı tek ilâh olarak tanıyacak” şekilde “fıtrat üzere” yaratmış, ona *fücûr *denilen “yoldan çıkma” özelliğini de, bundan korunup sorumluluğunu bilme ve duyarlı olma anlamındaki takvâ özelliğini de ilham etmiştir. Dahası, kendisine imanı sevdirip kalbinde süslemiş, küfrü, fısk denilen yoldan çıkmayı ve isyanı ise çirkin göstermiştir.
Demek ki, yaratılışta inkâr ve iman potansiyel olarak birlikte var edilmiş, ancak iman bir adım önde ilham edilmiş, ilâhî program gereği insan fıtratına yerleştirilmiştir. İşte kâfir olanlar kendi iradeleriyle ve kararlarıyla bu fıtratın üzerini örtenlerdir. İlâhî kitaplar ve onların tebliğciliğini yapan peygamberler insanın koyduğu bu örtüyü kaldırmak ve insanı fıtratıyla buluşturmak için görevlendirilmişlerdir.
İnsanlar kendileri öyle istedikleri için kâfir olurlar; Yüce Allah da başka varlıklar da onları zorla kâfir yapmaz. Kur’ân’ın hiçbir yerinde zorla kâfir yapılmaktan söz edilmez. Konuyla ilgili bütün âyetlerde “kâfir olmak”tan söz edilir, “kâfir yapılmak”tan değil. Rabbimiz, kâfir olmak isteyenin isteğini yaratır, o kadar. Zümer 39/7’de beyan edildiği üzere, insanlar kâfir olurlarsa Yüce Allah’a zarar veremezler ve O da kullarının küfründen asla razı olmaz. Ancak eğer şükrederlerse Yüce Allah’ın rızasını kazanmış olurlar.
İmtihanın zorunlu sonucu olarak irade sahibi kılınan insanoğlu kendi tercihinin sonucuna göre muamele görecektir. İmanı tercih etmişse mümin olarak yaşayacak ve mahşerde Allah’ın izniyle cennet ödülleriyle buluşturulacaktır. Fıtratının üzerini örtüp kâfir olmuşsa bu defa da tercihinin sonuçlarına katlanacaktır. İşte bu sûrede ta baştan beri ele alınan azgın insan tipine dair özellikler onların yanlış tercihlerini göstermekte ve Hz. Peygamber’in de bütün zamanların müminlerinin de bunlara itaat etmemeleri kendilerinden istenmektedir.
Onlara karşı tutumumuz, kendilerinin yanlış inanç ve davranışlarına karşı oluşumuz şeklinde olmalıdır. Onlara yönelik davetimiz de imana gelmeleriyle ilgili şekillenmelidir. Biz onlara “bize gelin” derken, aslında “kendinize gelin, fıtratınıza gelin, üzerini örttüğünüz fıtratınızla buluşun, üzerini örttüğünüz külleri kaldırarak iman közleriyle yeniden buluşun” demek istiyoruz. Dini ilkeler fıtratın ilkeleridir; dini prensipler fıtratın hiçbir şekilde yadırgamayacağı şekilde düzenlenmiştir; çünkü ilâhî kitaplar gibi kâinat da fıtrat da birer kitaptır ve her üç kitabın sahibi Yüce Allah’tır. O, kitaplarının birbiriyle çelişeceği bir ortam yaratmamıştır. Vahiy ile fıtrat arasında sorun olduğunu sananlar ya akıllarını doğru çalıştırmıyorlar, ya da vahyi doğru anlamayı becermiyorlardır, vesselam.
2. لَيُزْلِقُونَكَ‭ ‬بِاَبْصَارِهِمْ‭ ‬لَمَّا‭ ‬سَمِعُوا‭ ‬الذِّكْرَ “(Kâfirler) Zikr’i (vahyi veya Kur’ân’ı) işittikleri zaman, neredeyse gözleriyle seni devirecekler.” Bu cümlede kâfirlerin vahye karşı olumsuz tutumları dile getirilmektedir. Onlar vahyin etkileyici yapısını çok iyi bildikleri için onun dinlenmesini istemezlerdi. Hâkka 69/38-52. âyetlerin iniş sebebinde de zikrettiğimiz üzere, ileri gelen Mekkeli müşrikler Kur’ân’ın dinlenmesini arzu etmezlerdi. Kur’ân okunurken gürültü yapılmasını, böylece vahyin sesinin bastırılmasını özellikle isterlerdi. İşte yorumunu yapmakta olduğumuz âyette de onların Hz. Peygamber’i neredeyse devirecekleri öfke dolu bakışları dile getirilmektedir.
Bu arada âyetteki سَمِعُوا *semi‘û *fiiline “işitmek, duymak” gibi, “özellikle dinlemek” anlamı da verilebilir. Bu durumda Mekkeli müşrik ileri gelenlerin başkalarına yasakladıkları vahyi dinleme işini kendilerinin gizlice gerçekleştirdikleri anlaşılır. Hâkka 69/38-52. âyetlerin iniş sebebini zikrederken aktardığımız rivayetler de bunu desteklemektedir.
İster duyduklarında, isterse özellikle dinlediklerinde olsun, onların vahye ve onun aktarıcısına karşı öfke duydukları anlaşılmaktadır. Çünkü “nerdeyse seni gözleriyle yıkacaklar” ifadesi ile “O, bir mecnundur” şeklindeki âyetin son cümlesi bunun delilidir. Vahyin etkileyici yapısı karşısındaki kıskançlıkları düşmanlığa ve öfkeye dönüşmüş, bunun sonucunda da çeşitli suçlamalarda bulunmuşlardı. Bakışlarındaki öfke onların niyetlerini ortaya koymakta, bir anlamda Türkçemizde kullanılan “öfke ve nefretle pis pis bakmak” ifadesi akla gelmektedir.
Bu arada bazı tefsirlerimizde bu bakışlar “nazar” ile ilişkilendirilmekte ve nazar meselesi hakkında detay bilgiler verilmektedir. “Nazar”ın mantığını düşündüğümüzde bu âyette ulaşılamayan bir gıptadan değil de öfkeden ve düşmanlıktan söz edilmesi, konunun nazarla ilişkilendirilmesini sorunlu kılmaktadır. Bu nedenle “nazar var mıdır, yok mudur?” sorusunu burada ele almanın doğru olmadığı kanaatindeyiz.
Mekkeli müşrikler vahiy için “Keşke bizde olsa!”, “Niçin bize değil de ona verildi?” “Keşke ona değil de bize verilmiş olsa” gibi bir özlem söz konusu değildir; aksine suçlama ve öfke dolu bir düşmanlık onları kaplamış ve bir sonraki cümlede de dile getirdikleri üzere Hz. Peygamber’i “mecnunluk”la suçlamışlardı. Deli dedikleri kişiye özenmeleri veya ona gıpta etmeleri söz konusu olamayacağı için bu âyetteki ifadeyi “nazar”la ilişkilendirmek doğru olmasa gerektir. Bu nedenle konuyu sûre başından beri inkâr mantığı çerçevesinde ele almayı uygun bulduk.
b) وَيَقُولُونَ‭ ‬اِنَّهُ‭ ‬لَمَجْنُونٌ “Üstelik ‘Kesinlikle o bir mecnundur’ diyorlar.” Sûrenin ikinci âyetinde de geniş bir şekilde ele aldığımız üzere, ileri gelen Mekkeli müşrikler Hz. Peygamber’i çeşitli ifadelerle suçlamış ve ona hakaretler yağdırmışlardı. Ona yönelttikleri en temel suçlama “mecnunluk”tu. Neden bu kelimeyi seçtikleri hakkında ikinci âyette geniş açıklamalar yaptığımız için aynı şeyleri tekrarlamak istemiyoruz. İşte yorumunu yapmakta olduğumuz bu cümlede de aynı suçlamaya yer verilmekte, Mekkeli müşriklerin düşmanlıklarını devam ettirdikleri ve bunda kararlı oldukları anlaşılmaktadır. İfadenin isim cümlesi olarak getirilip mecnûn kelimesinin başında “te’kid” edatlarından olan lâm harfine yer verilmesi bu kararlılığın bir ifadesidir.
ıı. Kur’ân Evrensel Bir Öğüttür
وَمَا‭ ‬هُوَ‭ ‬اِلَّا‭ ‬ذِكْرٌ‭ ‬لِلْعَالَم۪ينَ “Oysa o (Zikir, vahiy veya Kur’ân), âlemler için sadece bir öğüttür.” Âyetteki ذِكْرٌ *zikr kelimesi “öğüt, hatırlatma”, الْعَالَم۪ينَ‭ ‬ el-‘âlemîn *kelimesi ise “alemler, insanlar” demektir.
a) Yüce Allah, bu âyette sûrenin başından beri Mekkeli müşrik ileri gelenlerin ileri sürdüğü suçlamalara cevap vermek üzere, onların kullandığı türden vurgulu ifadelere de uygun olarak vahyin ne olduğunu ve gönderiliş amacını ortaya koymaktadır. Âyette tercih edilen ifade tekniği, adına nefy ü istisna denen “hasr-kasr” yöntemlerinden birisidir. Buna göre, aynı cümlede hem olumsuzluk edatlarından birisi, hem de illâ istisna edatı varsa burada “sadece ve sadece”, “ancak ve ancak” gibi bir vurgulu anlam kastediliyor demektir.
b) Kur’ân’ın Kur’ân’da pek çok isim ve sıfatından söz edilmektedir. Konunun izahını daha önce yaptığımız için, burada sadece Kur’ân’ın zikr oluşuna değinmek istiyoruz. Tekvîr 81/27’de de geniş bir şekilde ele aldığımız üzere “Kur’ân’ın âlemler için sadece ve sadece bir öğüt oluşu”, yararlanmak isteyenlere yöneliktir. Kur’ân’ın öğüdünden yararlanmak isteyenler daha çok insanlar olduğu için âyetteki *el-‘âlemîn *kelimesini “insanlar, akıllılar” anlamında değerlendirmek gerekir.
Bu arada cinlerin de bu vahyin aydınlığından yararlandığına dair Kur’ân’da mesajlar bulunmaktadır. Ahkaaf 46/29-32 ve Cinn 72/1-2. âyetler bunun delilidir. Muhatapların çoğunluğu kimlerden oluşuyorsa hitap ona göre şekillendirilmektedir. Dolayısıyla mesajın içeriğinde cinlerin bulunmasına bir engel yoktur.
Kur’ân bir öğüttür, hatırlatmadır. Bu kökten gelen kelimeler Kur’ân’da sıklıkla kullanılmaktadır. *Zikr, tezkira ve zikrâ kalıplarında bu kelime “gerçeğin hatırlatılması” *anlamına gelmekte ve pek çok âyette Kur’ân’ın bir ismi olarak yer almaktadır. Müzzemmil 73/19’da da ifade ettiğimiz üzere, Kur’ân’ın zikrzikrâ veya tezkira oluşu, onun daha önce insana bildirilmiş olmasını gerektirir. Nitekim insanlara bir şeyleri “hatırlatmak” demek, onların daha önceden “haberdar edilmiş olduğu” anlamına gelir.
Buradan hareketle şunu söyleyebiliriz: Vahyin hatırlatıcılığı, onun fıtrata uygun gerçekler içermesi demektir. Fıtrat, yaratılışta insanı Yüce Allah’ın şekillendirdiği ilâhî programın adıdır. Bütün değerler, fıtrata ilmek ilmek işlenmiştir. İnsandan istenen de buna uygun tercihler ve tavırlar ortaya koyması, bir anlamda fıtratıyla ters düşmemesidir. Fıtrata işlenen “Allah’ı tek ilâh olarak tanıma” imzası, Kur’ân’ın sunduğu hatırlatmaları fıtratın yadırgamaması demektir. İnsan, daha önce aşina olduğu şeyleri duyunca onları hatırlar ve zihninde herhangi bir çelişki ile karşılaşmaz.
Bu itibarla, “zikir” ile “fıtrat” uyumu son derece önemlidir. Mutlak inkârcılar hariç olmak üzere, eğer sunulan ilâhî bildirimler karşı taraftan red cevabı alıyorsa, bilinmelidir ki ya yapılan sunumda bir yanlışlık vardır, ya da ilâhî prensipleri doğru anlamada bir sorun yaşanmaktadır. İlâhî prensiplerin yer aldığı Kur’ân’ı Yüce Allah’ın bir kitabı, insanı ve onun fıtratını da diğer bir kitabı olarak kabul ettiğimize göre, bütünüyle iki kitabın ve parça parça âyetlerinin birbiriyle çelişmesi kesinlikle mümkün değildir.
Yorumunu yapmaya çalıştığımız Kalem sûresinde de işte bu nokta öne çıkarılmakta ve insan ile fıtratı arasına sokulan engellerin kaldırılması amaçlanmaktadır.

Kalem Sûresi’

Kalem Sûresi’nin Tefsiri
1-7. ÂYETLER:
“1-2. Nûn’a, kaleme ve (kalem tutanların) yazdıklarına yemin olsun ki, sen -Rabbinin nimeti sayesinde- hiçbir şekilde mecnun değilsin. 3. Başa kakılmayan (kesintisiz veya engellenemez) ödül muhakkak ki senin içindir. 4. Sen elbette üstün (yüce, muhteşem) bir ahlâk üzeresin. 5-6. Hanginizin meftun (cinlenmiş, deli) olduğunu yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler. 7. Doğrusu Rabbin, kendi yolundan kimin saptığını da çok iyi bilir; kimlerin hidâyete erdirilmiş olduğunu da çok iyi bilir.”
Sûre bütünüyle risalet ve âhiretle ilgili bir içeriğe sahip olduğu için, ilk grup âyette vahye dikkat çekilmekte, Hz. Peygamber’e moral desteği sağlanmakta, ona karşı düşmanlık yapanların yanıldıklarını yakında anlayacakları bildirilmekte ve haktan sapanları da doğru yola girenleri de Rabbimizin çok iyi bildiği hatırlatılmaktadır.
نٓ‭ ‬وَالْقَلَمِ‭ ‬وَمَا‭ ‬يَسْطُرُونَۙ‭ ‬﴿1﴾
مَآ‭ ‬اَنْتَ‭ ‬بِنِعْمَةِ‭ ‬رَبِّكَ‭ ‬بِمَجْنُونٍۚ‭ ‬﴿2﴾‭ ‬وَاِنَّ‭ ‬لَكَ‭ ‬لَاَجْرًا‭ ‬غَيْرَ‭ ‬مَمْنُونٍۚ‭ ‬﴿3﴾‭ ‬وَاِنَّكَ‭ ‬لَعَلٰى‭ ‬خُلُقٍ‭ ‬عَظ۪يمٍ‭ ‬﴿4﴾
فَسَتُبْصِرُ‭ ‬وَيُبْصِرُونَۙ‭ ‬﴿5﴾‭ ‬بِاَيِّكُمُ‭ ‬الْمَفْتُونُ‭ ‬﴿6﴾‭ ‬اِنَّ‭ ‬رَبَّكَ‭ ‬هُوَ‭ ‬اَعْلَمُ‭ ‬بِمَنْ‭ ‬ضَلَّ‭ ‬عَنْ‭ ‬سَب۪يلِه۪ۖ‭ ‬وَهُوَ‭ ‬اَعْلَمُ‭ ‬بِالْمُهْتَد۪ينَ‭ ‬﴿7﴾
a) Mukatta‘a Harfleri ve Yeminler
Yüce Allah Mekke müşriklerinin inkâr ettikleri vahyin ve risaletin gerçekliğini beyan etmek üzere, sıradışı bir ifade biçimi olan mukatta‘a harfiyle sûreye başlamakta, bu arada kaleme ve kalemle yazılanlara yemin ederek onların önemine dikkat çekmektedir.
ı. Mukatta‘a Harfleri ve Muhtemel Anlamları
نٓ “Nûn(a yemin olsun).” Bu âyetteki نٓ nûn harfi, diğer örneklerinde de olduğu gibi “mukatta‘a” veya “hecâ harfi”dir.
  • Mukatta‘a Harflerinin Kur’ân’daki Konumları
Başında mukatta‘a harfleri bulunması itibariyle iniş sırasına göre ilk, resmi sıralamada ise son sırada bu sûrede yer alan söz konusu harflere “kesik kesik” okundukları için el-hurûfu’l-mukatta‘a denmektedir. Tefsirde en çok tartışılan konulardan biri olan bu harfler harekelenerek değil, hecelenerek okundukları için kendilerine hecâ veya teheccî harfleri de denmektedir. Ayrıca başında bulundukları sûrelerin açılış kelimeleri veya harfleri oldukları için fevâtih adıyla da anılan bu harfler, 27’si Mekkî, 2’si Medenî olmak üzere toplam 29 sûrenin başında bulunmaktadırlar.
Mukatta‘a harfleri صٓ sâd, قٓ kaaf, نٓ nûn şeklinde tek harfli; طٰهٰ tâ hâ, يٰسٓ yâ sîn, طٰسٓ tâ sîn, حٰمٓ hâ mîm şeklinde iki harfli; الٓمٓ elif lâm mîm, الٓرٰ elif lâm râ, طٰسٓمٓ tâ sîn mîm şeklinde üç harfli; الٓمٓصٓ elif lâm mîm sâd, الٓمٓرٰ elif lâm mîm râ‭ ‬şeklinde dört harfli ve كٓهٰيٰعٓصٓ kâf hâ yâ ‘ayn sâd ile عٓسٓقٓ۠ حٰمٓ hâ mîm ‘ayn sîn kaaf şeklinde beş harflidirler.
Bunlar toplam 14 harften oluşmakta ve 14 değişik formda kullanılmaktadır. Müstakil bir âyet sayılıp sayılmamaları konusunda herhangi bir kural söz konusu değildir; Hz. Peygamber’den öğrenildiği şekliyle kabul edilmişlerdir. Buna göre 10 tanesi bir âyetin parçası, 18 tanesi tek başına bir âyet, bir örneği ise iki âyet sayılmaktadır.
Bu harflerin anlamlarının olup olmadığı ile ilgili olarak çeşitli tartışmalar yapılmıştır. Bu bağlamda bazı hatırlatmaların yapılması bir zorunluluktur.
  • Kur’ân’da Anlamı Olmayan Kelimeler ve Âyetler Var mıdır?
Mukatta‘a harfleri konusunu incelerken “Kur’ân’da anlamı olmayan kelimeler veya âyetler olabilir mi?” sorusunu ele almak gerekmektedir.
  1. Yüce Allah insanlara onların konuştuğu dillerle hitap etmiştir. Vahyin insanların konuştuğu bir dille gönderilme gerekçesi “anlaşılması”dır. Çünkü anlam kelamın ruhu, lafız ise kelamın bedeni mesabesindedir. Bu ikisinin ayrılması kelamın hayattan çekilmesi sonucunu getirir ki buna “kelamın ölümü” de diyebiliriz. Bir sözün söyleniş gayesi anlaşılmasıdır. İnsanlar birbirleriyle anlaşılmak için konuşurlar, bu sayede anlaşırlar. Konuşmanın gayesi anlaşılmak olduğuna göre, Yüce Allah da elbette anlaşılmak için konuşmuş ve kelamını insanlara melek aracılığında vahiy yoluyla ulaştırmıştır.
  2. Kur’ân “açık ve anlaşılır” bir şekilde Arapça hitaptır. Onun Arapça gönderilişi ilk muhatapları Arap olduğu içindir. İbrahim 14/4’te beyan edildiği üzere, her peygamber kendi kavminin diliyle gönderildiği için Kur’ân da Arapçadır. Anlaşılsın diye Arapça indirilen bu kitabın anlaşılamaz ayeti olmamalıdır. Yûsuf 12/2 ve Zuhruf 43/3’te bu husus açıkça beyan edilmektedir: “Biz onu akledesiniz, anlayasınız diye Arapça bir Kur’ân (hitap) olarak indirdik.”
  3. Kur’ân’ın sıfatlarından birisi el-mübîn’dir. Bu kelime “apaçık olmak ve açıklamak” anlamındaki ebâne kökünden türetilmiştir ve “apaçık olan, açıklayan” demektir. Kur’ân mesajı ve onun âyetleri özünde açık, işlev olarak da açıklayıcıdır. Kur’ân, Nahl 16/89’da kendisinin her şeyi açıkladığını haber vermektedir. Tibyân olmak da kökü aynı olan el-mübîn sıfatı gibi apaçık ve açıklayıcı olmayı gerektirir. Böyle olunca, Kur’ân’da anlaşılamaz âyetin bulunduğu iddiası bu sıfata aykırıdır.
  4. Kur’ân, Nahl 16/103 ve Şu‘arâ’ 26/195’te kendisini “apaçık Arapça bir lisan”a sahip olarak tanıtmaktadır. Bu özellikteki bir kitabın âyetlerinin anlaşılamaması söz konusu olamaz.
  5. Kur’ân, Hûd 11/1 ve Fussılet 41/3’te âyetlerinin Yüce Allah tarafından açıklandığını beyan etmektedir. Her iki âyette de fussılet kelimesi kullanılmakta, bu nedenle Kur’ân’da anlaşılamaz âyetin olamayacağı belirtilmiş olmaktadır.
  6. Fussılet 41/44’te dile getirildiği üzere, Kur’ân, farklı bir dilde indirilseydi ilk muhatapları olan Araplar şöyle derlerdi: “Bunun âyetlerinin açıklanması gerekmez miydi? Araba yabancı dille bir (hitap mı)?” Buradan hareketle, Kur’ân âyetlerinin açıklandığı ve böyle bir itirazın yersiz olduğu ifade edilmektedir. Demek ki Kur’ân’da anlamsız veya anlaşılamaz âyet yoktur.
  7. Hidâyet, rahmet, şifa, öğüt, hatırlatma gibi sıfatları ve işlevleri bulunan Kur’ân’ın anlaşılamaması söz konusu olamaz. Aksi takdirde bu sıfatlar anlamını kaybedecektir.
  8. Kur’ân tedebbür emreder. Nisâ 5/82, Mü’minûn 23/68, Sâd 38/29 ve Muhammed 47/24’te yer alan bu kavram, âyetlerin kökünü ve arka planını iyice incelemeyi, bu sayede ileriye yönelik tedbir almayı ifade eder. Bir anlamda satıra bakarak satır arasını görmeyi ve söylenenden hareketle söylenmek isteneni kavramayı içerir. Özelliği bu tür kelimelerle dile getirilen Kur’ân’ın anlaşılamayan âyetleri olamaz.
Bütün bu söylediklerimizin özeti olarak şunu söyleyebiliriz: Kur’ân’da önce yaklaşık 50 küsur, sonra 10, en sonunda da bir sûrelik meydan okuma âyetleri vardır. Meydan okumada aslolan şey, aslında prensip olarak mümkün olan bir isteğin meydan okuyarak dile getirilmesidir. Kur’ân harf, kelime ve cümlelerden meydana getirilmiştir ki bunları Araplar veya diğer pek çok insan kullanmaktadır.
Muhataplar söyleneni anlıyorlardı; çünkü anlaşılamayan bir şeyle meydan okunamazdı. Ancak insanlar Kur’ân’ın eşsiz edebiyat özelliği ve şaşılacak şekilde fert ve toplumu dönüştürücülüğü nedeniyle bu meydan okuma karşısında aciz kalmışlardır. İşte sırf bu açıdan bile bakıldığında Kur’ân’da anlaşılamayan bir âyetin bulunması düşünülemez.
* Mukatta‘a Harflerinin Anlamlarının Bilinebilirliği Meselesi
Mukatta‘a harflerinin anlamının bilinip bilinemeyeceği noktasında âlimlerimiz iki temel yaklaşıma sahiptir:
1. Bazı âlimlerimiz bu harflerin anlamlarının bilinemeyeceği kanaatindedirler. Hz. Ebû Bekir’in konuyla ilgili şöyle dediği rivayet edilmektedir: “Her kitabın bir sırrı vardır; Allah’ın Kur’ân’daki sırrı da sûre başlarıdır.” Hz. Ali’nin de şu ifadeleri kullandığı nakledilmektedir: “Her kitabın bir özü vardır; bu kitabın özü de hecâ harfleridir.” İmam Şa‘bî, bu harflerin Allah’ın sırrı olduğunu, onları talep etmemek gerektiğini beyan etmektedir.
İbn Abbâs’a nispet edilen bir görüşe göre, âlimlerin onları anlamaktan aciz kaldığı ifade edilmektedir. İbn Mes‘ûd ve Raşid Halifelere nispet edilen rivayetlere göre ise “Bu harfler gizli bir ilim ve kapalı bir sırdır. Allah onları bilmeyi kendisine özel kılmıştır.” Ebû Hâtim de “Kur’ân’da mukatta‘a harflerini sûre başlarında bulduk. Allah’ın bunlarla ne kastettiğini bilemiyoruz” demiştir.
Bu görüşlerden anlaşılan şudur: Bu harfler Kur’ân’ın sırlarıdır, gizemleridir; onları Allah’tan başkası bilemez. Bunlar sırlı birer ilimdir veya Yüce Allah ile Rasûlü arasında birer şifredir; dolayısıyla bunların anlaşılması mümkün değildir. Biz, Kur’ân’da anlamsız veya anlamı bilinemeyecek şeylerin bulunmadığını kabul ettiğimiz için bu yaklaşımlara mesafeli durmaktayız.
Söz konusu harflerin “Yüce Allah ile Nebî (as) arasında şifre olduğu iddiası” son derece hatalıdır. Çünkü Mâide 5/67’ye göre Hz. Peygamber Rabbimizden kendisine indirilen her şeyi tebliğ etmesi gerektiği, aksi takdirde görevini yapmamış olacağı beyan edilmektedir. Elçilik, verilen görevi veya emaneti yerine getirmeyi gerektirir. Bilgiyi gizlemek elçilik göreviyle bağdaşmaz. Şüphesiz Hz. Peygamber böyle bir eksiklikle anılamaz. Çünkü o, kendisine vahyedilen her şeyi tebliğ ettiğini ve ümmetini buna şahit tuttuğunu “Veda Hutbesi”nde de ilan etmiştir.
2. Diğer bir gruba göre ise bu harfler müteşâbih ayetler grubuna girmektedir. Müteşâbihlerin de üzerinde durulması, etraflıca düşünülüp te’vil edilmesi gerekir. Müteşâbihler anlamı olmayan âyetler değillerdir. Onlar çok anlamlılık esasına dayalı ifadelerdir ve haklarında sözün tükenmediği metinlerdir. Kelime olarak da “birbiriyle benzeşen âyetler, ifadeler” anlamına gelen müteşâbihler için, “kesin anlamları veya maksatları şudur” demek hatalı olur. İlimde derinleşen âlimler onlarla ilgili yorumları gerçekleştirebilirler.
Bizim de benimsediğimiz bu görüşten hareketle, Mukatta‘a harfleri hakkında âlimlerimiz tarafından öne sürülen bazı fikir ve değerlendirmeleri hatırlatmak istiyoruz.
* Mukatta‘a Harflerinin Muhtemel Anlamları
1. Halil b. Ahmed ve Sîbeveyh’e göre, bu harfler sûrelerin isimleridir. Hangi sûrenin başında gelmişlerse o sûrenin ismini belirlemiş olabilirler. Tâhâ, Yâsîn, Sâd, Kaaf ve Nûn sûreleri bunun örneğidir.
2. İbn Abbas’a göre, bu harflerin her biri Allah’ın isimlerinden veya sıfatlarından birine delalet ettiği gibi, Allah’tan başka isimlere de delalet edebilirler. Mesela elif-lâm-mîm’deki elif “Yüce Allah”a, lâm “latîf” sıfatına, mîm de “mecîd” ve benzeri sıfatlara delalet etmektedir. Yine burada elif “Yüce Allah”a, lâm “Hz. Cebrail”e, mîm ise “Hz. Muhammed”e işaret etmektedir. Bu son yaklaşıma göre bu vahyin Yüce Allah tarafından Cebrâîl (as) aracılığıyla Hz. Muhammed’e indirildiği belirtilmiş olur.
3. Bu harfler Allah’ın “ismi a‘zam”ı olabilir. Yani bu harfler Yüce Allah’ı anlatan en yüce isimleri simgeliyor olabilir. Rabbimiz yüce olduğu için O’nun isimleri de yücedir ve bu harfler o isimleri sembolize etmektedir.
4. Kelbî, Süddî ve Katâde’ye göre, bu harfler Kur’an’ın isimleri olabilir. Harflerden sonra genellikle vahye gönderme yapıldığı için maksadı Kur’ân’ın isimleri olarak anlamakta hiçbir sakınca yoktur.
5. Ahfeş’e göre, Yüce Allah bu harflere yemin etmektedir. Bu durumda Yüce Allah insanlara onların kullandığı harflerin yarısını kullanarak bir anlamda meydan okumuş olmaktadır.
6. Ferrâ, Kutrub ve Müberred’e göre, bunlar münferit harflerdir; gayesi müşriklerin ilgi ve dikkatini çekmektir; onlara meydan okumaktır. Muhataplar eğer müşrikler veya kâfirler ise onların inkâr durumlarına göre bazen bir, bazen de sırasıyla iki, üç, dört, hatta beş harfli uyarı gelmektedir. Bu durumda onlara sıradışı bir hitap ile seslenilmekte ve daha ciddi ve ilgili bir tavır takınmaları gerektiği bildirilmiş olmaktadır.
7. Bu harfler birer tembih edatıdır. Dolayısıyla bunların Hz. Peygamber’i ve müminleri uyarmak için gelmiş olmaları da muhtemeldir. Onların vahyin gelişine hazır hale gelmesini sağlamak için bazı sûrelerin başında bu harflere yer verilmiş olabilir. Eğer muhataplar müminler ise onların meşguliyet durumları göz önüne alınmakta ve değişik sayılarda harflere yer verilmektedir. Bu durumda konunun önemi vurgulanmakta ve muhatapların dikkatleri çekilmektedir.
8. Bu harflerin bazı hesaplamalarda ve bir kısım olayların tespitine yardımcı olarak kullanıldıkları da iddia edilmektedir.
9. Bu harfler, başlarında bulundukları sûrelerin içerisinde konusu geçen eski peygamberlerin kitaplarına işaret ediyor olabilir.
10. Güncel bir benzetmeyle söyleyecek olursak, bu harfler bilgisayar monitöründeki dosya simgeleri gibi bir görev de üstlenmiş olabilir ki, bu sayede ilgili harflerin bazı kitapları veya bazı temel konuları ya da bir veya birden çok peygamberi nitelendirmesi de mümkündür.
11. Bu harfler mutlak anlamda vahye işaret ediyor da olabilir.
12. Bu harfler bir araya getirilirse Yüce Allah’ın isim veya sıfatlarından bir kısmı elde edilebilir. Bu bağlamda bir örnek olarak, İbn Abbâs’tan gelen bir rivayete göre, الٓرٰ elif lâm râ, حٰمٓ hâ mîm ve نٓ nûn harfleri bir araya getirilse اَلرَّحْمٰنِ er-rahmân kelimesi elde edilmektedir.
Bu harfler hakkında genel değerlendirmeleri bu şekilde ifade ettikten sonra, şu hususu da özellikle hatırlatmamız gerekmektedir: Müsteşrikler bu harflerin sahâbîleri veya vahiy kâtiplerini simgelemek için Hz. Peygamber tarafından Kur’ân’a ilave edildiğini iddia etmektedirler. Bu görüş son derece yanlıştır ve kesinlikle kabul edilebilir bir tarafı yoktur. Kur’ân’a beşer kaynaklı müdahaleler yapıldığı iddiası bizzat Kur’ân tarafından şiddetle reddedilmektedir. İşte “bu harflerin anlamı yoktur” türünden yaklaşımlar maalesef bu ve benzeri iddiaların gündeme getirilmesine neden olmaktadır.
Belirtilen görüşlerden anlaşılıyor ki, bu konuda açık ve kesin neticelere ulaşılamamıştır. Harfler hakkında geçmişte ve günümüzde birçok şey söylenmiştir; gelecekte de pek çok şey söylenecektir. Ortaya atılan ve bir kısmını aktardığımız bu görüşler bazı yönlerden akla uygun geliyorsa da hemen hemen hepsinin eleştiriye açık yönleri bulunmaktadır. Rasûlüllah (as)’dan bu hususta açıklama anlamında herhangi bir rivayet nakledilmediği için, bu konuda bizlere düşen, bu harflerle ilgili sözün tükenmeyeceğini ve kesin anlamın belirlenemeyeceğini kabul etmektir.
Burada şöyle bir gerçekliğin bulunduğunu da göz ardı etmemeliyiz: Bu harflerin Kur’ân’da bulunuşu vahyin Hz. Peygamber tarafından eksiksiz bir şekilde iletildiğinin en önemli delillerinden birisidir. Mukatta‘a harfleri Kur’ân’ın en çok dikkat çeken yönlerindendir ve vahyin ilâhî kaynaklı oluşunun da en önemli göstergeleri arasında yer alan hususlardandır.
Bu ifadelerden sonra, şimdi de yorumunu yapmakta olduğumuz Kalem sûresinin ilk âyetindeki nûn harfinin muhtemel anlamlarını aktaralım.
* Nûn Harfinin Muhtemel Anlamları
1. Nûn harfi, “balık” anlamına gelebilir. Enbiyâ 21/87’de Hz. Yûnus için zü’n-nûn, yani “nun sahibi” denmesi bu yaklaşımın delili olarak kabul edilmektedir. Esasında Kalem sûresinin 48. âyetinde geçen sâhıbü’l-hût “balık sahibi” ifadesi ile Hz. Yûnus’tan söz eden Sâffât 37/139-148. âyetler arasında yer alan 142. âyetteki el-hût kelimesi de maksadın “balık” olabileceğinin delili olarak sunulmaktadır.
2. Nûn harfi, meleklerin Allah’ın kendilerine emrettiği şeyleri üstüne yazdıkları “nurdan bir levha” olabilir.
3. Nûn harfi, meleklerin yazılarını yazdıkları bir tür “mürekkep” olabilir.
4. Nûn harfi, “mürekkep hokkası” olabilir.
5. İbn Abbâs’ın dile getirdiği gibi, nûn harfi, elif lâm râ, hâ mîm ve nûn harflerinin birleştirilmesiyle elde edilen er-rahmân sıfatının son harfi olarak da kabul edilebilir.
Bu görüşleri nakleden Râzî, bunların her birinin zayıf olduğu kaydını düşmektedir. Ona göre en doğru görüş, bu harfin “meydan okuma” amaçlı getirildiği veya sûrenin ismi olduğudur.
6. Nûn harfi, “Yüce Allah’ın kendisine yemin ettiği harflerden birisi” olabilir.
7. Nûn harfi, “Cennet nehirlerinden birisi” de olabilir.
8. Nûn harfi, “kılıcın keskin ağzı”na da denir. Elmalılı’nın da ifade ettiği gibi bu anlam özellikle kılıç-kalem ilişkisi bakımından dikkat çekicidir.
9. Nûn harfi, başında bulunduğu “bu sûrenin ismi” olarak da kabul edilebilir.
Bizim kanaatimize göre ise, bu harf kendisinden sonra gelen iki yemin konusuyla ilişkilidir. Aynı âyette Yüce Allah hem nûn harfine, hem “kalem”e, hem de “satır satır yazdıkları”na yemin etmektedir. Yemin edilen varlıklar birden çok iseler onlar arasında mutlaka bir anlam ilişkisi vardır. Alakasız şeyler ardarda dizilmezler. Buradan hareketle, biz de tıpkı İbn Abbâs, Dahhâk, Hasan el-Basrî ve Katâde’nin de kabul ettiği üzere sûrenin başındaki nûn harfinin “yazı için mürekkep hokkası” anlamına geldiği görüşünü benimsiyoruz. Bu durumda âyetin muhtemel anlamı şöyle olur: “Nûn’a (hokkaya), kaleme ve satır satır yazdıklarına yemin olsun.”
Mukatta‘a harfleri, Kur’ân’da bulunuşlarının muhtemel gerekçeleri, anlam ihtimalleri ve özellikle nûn harfinin anlam dünyasını bu şekilde ele aldıktan sonra, şimdi de devam eden kelimelere geçmek istiyoruz.
ıı. Kaleme ve Satır Satır Yazılanlara da Yemin Ediliyor
وَالْقَلَمِ‭ ‬وَمَا‭ ‬يَسْطُرُونَۙ “Kaleme ve (kalem tutanların) yazdıklarına yemin olsun.” Âyetteki الْقَلَمِ el-kalem kelimesi “kalem, yazı aracı”, يَسْطُرُونَ yesturûn fiili ise “satır satır yazı yazmak” demektir.
a) الْقَلَمِ el-kalem kelimesinden maksadın ne olduğu tartışılmış ve bu bağlamda pekçok rivayet veya görüş nakledilmiştir. Biz bu detaya girmeden, Kur’ân’da bu kelimenin geçtiği âyetleri de dikkate alarak kısa ve öz bazı hatırlatmalarla yetineceğiz.
1. el-Kalem kelimesi tekil kalıpta bu âyetle birlikte bir de vahyin ilk cümlelerinden olan ‘Alak 96/4’te yer almaktadır. Aklâm şeklinde çoğul kalıpta ise “kur’a çekmek için kalem atmak” anlamında Âl-i İmrân 3/44’te ve “Allah’ın kelimelerini yazmak için ağaçların kalem olması” anlamında Lokmân 31/27’de geçmektedir.
Yorumunu yapmakta olduğumuz âyette ve ‘Alak 96/4’te yer alan el-kalem kelimesi aslında bir semboldür. Söz konusu sûrede iki kez yer alan ıkra’, yani “kıraat etmek” veya “aklın okuması” emri ile birlikte düşünüldüğünde, maksadın bilgi edinme araçlarının tamamı olduğu anlaşılmaktadır. Dahası incelemekte olduğumuz Kalem 68/1’deki üçüncü yemin konusu olan “satır satır yazmakta oldukları şeyler” ifadesi de bunu zorunlu kılmaktadır.
2. Yüce Allah ‘Alak 96/2’de insanı embriyodan yarattığını beyan ettikten sonra, ‘Alak 96/4-5’te ona kalemle (yazmayı) öğrettiğini, böylece bilmediklerini kendisine bildirdiğini ifade etmektedir. Rahmân 55/3-4’te de Rahmân’ın insanı yarattığı ve ona beyan yeteneğini verip öğrettiğini ifade etmektedir. Bütün bu âyetleri birlikte düşündüğümüzde, ilk insan neslinin yaratılışı ile birlikte onlara beyan yeteneğinin verildiğini ve insanoğlunun hakikati öğrenebilme özelliğiyle donatıldığını rahatlıkla söyleyebiliriz. İlk insanların kullandığı yazı aracının tam olarak ne olduğunu bilmiyoruz; ancak o dönemden kıyamete kadar insanların bilgi edinmede kullanmak durumunda oldukları bütün bilgi araçlarının bu ifadenin kapsam alanında yer aldığı kanaatindeyiz.
3. الْقَلَمِ el-kalem kelimesinin başındaki eliflâm takısı eğer cins anlamı verirse bütün bilgi araçlarının burada kastedildiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Zikr-i cüz’ irade-i küll, yani “parçayı anarak bütünü kast etmek kuralı” gereği bu anlam söz konusu edilebilir. Nitekim Rahmân 55/3-4’te olduğu gibi, insanoğluna beyanın öğretilmesi gibi ‘Alak 96/4’te de kalemin ve onunla eğitim ve öğretimin kolaylaştırıldığı sonucunu elde edebiliriz. Elbette burada kendisine yemin edilen kalem, hayır ve ilim yolunda kullanılandır; yoksa hakikati iptal için çalıştırılan ve şer odaklarının kötülük için kullandığı kalemler ya da bilgi araçları bu kapsamın dışındadır.
4. Bazı âlimler ise eliflâm takısının özel bir anlam verdiğini ve maksadın “özel bir kalem” olduğunu benimsemişlerdir. Rivayette yer aldığına göre “Yüce Allah’ın ilk yarattığı şey kalemdir” ve kalem yaratıldıktan sonra Yüce Allah ona kıyamete kadar olacak bütün şeyleri yazdırmıştır. Elbette burada bir mecaz söz konusu olmalıdır. Çünkü kalem canlı ve akıllı olmadığı için ona doğrudan herhangi bir şey emredilmesinin anlamı olamaz. Belli ki “ona her şey yazdırılmıştır” denmek istenmiştir. Ayrıca bu bağlamda başka bazı rivayetler de vardır. Nitekim “ilk yaratılan şeyin akıl veya cevher olduğu” kaynaklarda aktarılmaktadır. Yazır’ın da belirttiği gibi kalem, akıl ve cevher aslında aynı şeydir. Güvenilir olup olmadıkları bir tarafa, bu rivayetlerden hareket edildiğinde mesele çözülmemekte, aksine konu adeta çıkmaza sürüklenmektedir.
5. Bu bağlamda rivayetlerde yer alan, وقد‭ ‬جف‭ ‬القلم‭ ‬بما‭ ‬هو‭ ‬كائن “Kalem, olan ile kurumuştur” ifadesi birtakım kişilerce yanlış değerlendirilmekte ve kâinatta olan ve kıyamete kadar olacak her şeyin yazıldığı, bir anlamda olacak şeylerin önceden belirlendiği şeklinde yorumlanmaktadır. Oysa eğer sahih ise Yazır’ın da isabetle vurguladığı gibi bu rivayet “kalemin yazmasının ebediyen durduğunu” değil, “olanlar yazılmış ve olup bitmiştir; ancak olacaklar için kalemin yazması devam etmektedir” şeklinde anlaşılmalıdır. Dahası “Allah’ın kaderi” aslında O’nun eşsiz bilgisidir; kulların bu anlamda yorum yapması doğru değildir. Eğer “kader”i Rabbimizin her şeye bir ölçü koyması şeklinde anlarsak zaten sorun kalmamaktadır.
6. Öte yandan bu rivayetteki mesajı Kitab-ı Mukaddes’te yer alan “Allah kâinatı altı günde yarattı, yedinci günde istirahata çekildi” şeklinde anlamaya yol açacak yorumlar elbette doğru değildir. Çünkü “Yüce Allah her an yeni bir iştedir” ve “O, sizin bilmediğiniz şeyleri yaratmaya devam etmektedir” şeklindeki bu ve benzer âyetlerdeki mesaj ile söz konusu kabul birbiriyle çelişmektedir. Yüce Allah her an hayata müdahale etmektedir ve insanların davranışlarını da kişiler yaptıkça meleklerine yazdırmaktadır. Önceden yazılmış olanları bir daha yazdırmanın bir anlamı yoktur. Kader “ölçü” anlamına geldiğine göre Yüce Allah’ın kuralını belirlediği şeyleri insanlar yapınca onları meleklerine yazdırmaktadır, diyebiliriz.
Bu nedenle, mesele hakkında Yüce Allah’ın her şeyi önceden belirleyip yazdığı şeklinde tipik bir kaderci tavır sergilemektense, her yönüyle bilgiyi, okumayı, araştırmayı, öğrenmeyi ve bunun araçlarını kullanmayı emreden bir kitabın muhatapları olarak, maksadı faydalı bir bilgi edinmek için kullanılan bütün araçlar şeklinde anlamak daha doğru olsa gerektir.
b) وَمَا‭ ‬يَسْطُرُونَۙ “(Kalem tutanların) yazdıklarına yemin olsun.” Bu ifadedeki anlam, öncesindeki kalemin zikredilme gerekçesini de ortaya koymaktadır. Bu cümle hakkında bazı açıklamalar gereklidir.
1. “Kalem”den kasıt eğer rivayetini naklettiğimiz “ilk kalem” ise yazanlardan kasıt melekler, yazılanlardan kasıt da kıyamete kadar gerçekleşecek şeyler olur.
“Kalem”den kasıt eğer vahyin kaydedildiği yazı malzemesi ise, yazanlar vahiy kâtipleri, yazılanlar ise vahiydir.
“Kalem”den kasıt eğer bütün faydalı ilimlerin elde edilme araçları ise, yazanlar bu ilimlerle uğraşanlar, yazılanlar da elde edilen sonuçlar veya bilgilerdir.
Biz bu üç ihtimalden ilkini zayıf, ikincisini tarihsel, yani sadece Hz. Peygamber ve Kur’ân ile ilişkili, üçüncüsünü ise daha evrensel görmekteyiz.
2. Kaleme yeminden sonra “kalemle yazılanlar” denmesi, maksadın faydalı bilgi elde etmek amacıyla yapılan bütün çalışmalar olduğunu ortaya koymaktadır. Günümüzde bilgi edinmenin yolları değişmiş, gelişmiş ve bir anlamda sınır tanımaz bir mahiyete bürünmüştür. Ulaşılamaz sanılan pek çok bilgiye artık dijital ortamlarda ve internet yardımıyla rahatlıkla ve hızlı bir şekilde ulaşmak mümkün olmaktadır.
3. Bu âyetteki üçüncü yemin ifadesinde kullanılan fiilin mudâri‘, yani geniş zaman kalıbında getirilmesi, okuma ve bilgi edinmenin devamlılığını gösteren önemli bir unsurdur. Yüce Allah bir anlamda olup biten işlerden değil, devamlılık arz eden ve kıyamete kadar sürecek eğitim ve öğretim faaliyetlerinden söz etmektedir, diyebiliriz.
4. Bilindiği üzere yemin ifadeleri kullanmak Kur’ân’da bir üsluptur. Çok önemli şeyler ve çok önemli mesajlar için yemin edilir. Buradan hareketle, Kur’ân’ın ilme, okumaya, bilgiye, ve bilgi edinme araçlarına ne kadar önem verdiği açıkça görülmektedir. Okuduğunuz bu satırları kaleme alan bu aciz kul da, Rabbimizin değer verdiği, muhatap kabul ettiği, bilgiyi insanlara ulaştırmada başarılı kılması için Rabbine dua ettiği ve satır satır hakkı yazmaya çalışan birisi olma çabası içerisindedir.
5. Yorumunu yapmakta olduğumuz âyetteki kalemi “vahyi yazan kalem”, mâ yesturûn yani yazılan şeyleri de “vahiy” olarak kabul ettiğimizde âyette verilmek istenen özel mesajın “vahyin yazdırılması” olduğu anlaşılacaktır. “Söz uçar, yazı kalır” sözüyle kast edilen husus, yazının önemini kavratmaktır. Okumak veya ilim tahsil etmek hakikatleri elde etmek için bir çeşit av işlemi ise, yazmak da yakalanan avı sağlam bir kazığa bağlamaktır.
“Oku” emri ile başlayan bu vahyin ilk bölümlerinde “kaleme, yazıya ve yazılan şeylere” dikkat çekilmesi bu gerçeğin hafızalara kazınmasını sağlamayı amaçlamaktadır.
ııı. Hz. Peygamber’in Ümmîliği Nasıl Anlaşılmalıdır?
Hz. Peygamber’in ümmiliği konusu öteden beri tartışılmıştır ve günümüzde de tartışılmaktadır. Vahyin ilk muhatabı olan ve ümmetine örnek olmakla yükümlü tutulan Hz. Peygamber’in bu konuda nasıl anlaşılması gerektiği önemli bir konudur. Bu nedenle konuyu burada ele almanın yerinde olacağı kanaatindeyiz.
a) ‘Alak 96/1-5’te, yani vahyin ilk cümlelerinde “okuma”ya ve “kalem”e yapılan gönderme dikkat çekicidir. “Okumak” ve “kalem” birlikteliği vahyin en önemli esasları arasında ilk sıraları işgal etmektedir. Hz. Peygamber “okumak” ve “kalem” ilişkisini görmezden gelip, hayatı boyunca okuma-yazma bilmeyen bir insan olarak tanıtılmamalıdır.
b) Müşrikler vahyin kaynağı meselesini dillerine dolamışlardı. Hz. Peygamber’in vahyi kendisinin bir yerlerden okuyup yazdığı veya onu yazdırdığı iddiasının önünü kesmek için onu hiçbir şekilde okuma-yazma bilmeyen birisi olarak tanıtmak son derece yakışıksız bir iddiadır. Bu türden suçlamalar bağlamında yazmak ile yazdırmak arasında çok önemli fark yoktur. Çünkü mesele yazı değil, kaynak meselesidir. Konuyla ilgili bazı âyetleri hatırlatmakta yarar görmekteyiz:
1. Furkaan 25/4-5’te ifade edildiği üzere, kâfirler Kur’ân’ı Hz. Peygamber’in uydurduğunu ve bu arada ona birilerinin de yardım ettiğini söyleyerek, büyük bir haksızlık etmişler ve gerçeği çarpıtmışlardı. Dahası, “Bu (Kur’ân), sabah akşam kendisine okunsun diye başkalarına yazdırdığı eskilerin masallarıdır” diyerek iftiralarının dozunu iyice arttırmışlardı. Bunlara verilen cevapta ise bu metnin yazılması veya yazdırılmasından değil, onu Yüce Allah’ın indirmesi ve öğretmesinden söz edilerek, vahyin kaynağına dair bilgi verilmektedir. Onlar vahyi reddettikleri için bu bilgileri ilâhî değil, beşeri kaynaklı kabul etmiş ve onları beraberindeki bir grupla Hz. Peygamber’in uydurduğunu ileri sürmüşlerdi. Vahyin kaynağını ilâhî olarak kabul etmeyen bu kişiler zaman zaman başka suçlamalarda da bulunmuşlardı.
2. Nahl 16/101-103’te ele alınan bu konudaki iftiraların cevabını Yüce Allah vermekte ve şöyle buyurmaktadır: “Doğrusu Biz onların; ‘Ona bu (vahyi) öğreten bir insandan başkası değil’ dediklerini çok iyi biliyoruz. Gerçeği saptırmak için kendisini ima ettikleri kişinin dili yabancı bir lisan olduğu halde bu (vahyin) dili hem özde açık, hem de hakikati açıklayan bir Arapçadır.” Bu âyetlerde de görüldüğü üzere, vahyin öğretimi meselesinde okuma-yazma değil, vahyin kaynağı sorgulanmakta ve müşrikler ısrarla bunun kaynağının ilâhî değil, beşeri olduğunu ispatlamaya çalışmaktaydılar. İşte bu çarpık anlayışa bizzat Yüce Allah cevap vermektedir. Vahyin kaynağı veya hocalığı kendisine nispet edilen kişinin (bir rivayete göre Hıristiyan kölenin) dili yabancı bir lisan olduğu halde, Kur’ân’ın apaçık Arapça olduğu özellikle vurgulanmaktadır. Hem bu şaheser metni uydurabilecek bir insan var idiyse, ne diye onu başka birisine versin ki? Kendisi söyler ve haklı şöhreti kendisi elde ederdi. Görüldüğü üzere mesele bir okuma-yazma tartışmasından öte vahyin kaynağıyla ilgilidir.
3. Yûnus 10/15-16. âyetler bu açıdan son derece önemli mesajlar içermektedir: “Bir de kendilerine ne zaman âyetlerimiz okunsa, hu-zurumuza çıkmayı ummayanlar (yani ahirete inanmayanlar) derler ki: ‘Git, bize bundan başka bir Kur’ân getir ya da onda değişiklik yap!’ (Ey Peygamber)! De ki: ‘Onu kendime gö-re değiştirmem olacak şey değil. Ben yalnızca bana vahyedilene uyarım; çünkü ben Rabbime karşı gelecek olursam, kor-kunç bir Gün’ün azabından korkarım.’ De ki: Eğer Allah öyle dileseydi, ben onu size okuyamazdım; zaten O da onu size idrak ettirmezdi (göndermezdi). Hem doğrusu şu ki; ondan önce yıllarımı sizin aranızda geçirmi-şim; bu kadarını olsun düşünemiyor mu-sunuz?” Bu âyetlerden de anlaşıldığı gibi, mesele vahyin kaynağıyla ilgilidir; yoksa Hz. Peygamber’in okur-yazarlığıyla değil.
4. Sözün burasında En‘âm 6/93’ü özellikle hatırlatmak gerekir. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Allah hakkında yalan uyduran ya da kendisine hiçbir şey indirilmediği hâlde ‘Bana da indirildi’ diyen ve ‘Allah’ın in-dirdiğine benzer şeyleri ben de indirebili-rim’ iddiasında bulunan kimseden daha tahripkâr biri olabilir mi? Ölüm sancısıyla kıvranırken melekler el-lerini uzatarak, ‘Ruhlarınızı teslim edin! Allah’a doğru olmayan şeyler atfettiğiniz ve O’nun mesajlarına karşı kibrinizden dolayı bugün onur kırıcı bir cezaya çarp-tırılacaksınız!’ dediklerinde, bir görme-liydin o zalimleri!” Bu âyetten de anlaşılabileceği gibi, Yüce Allah vahyin kaynağını tartışmaya açan ve gerçeği saptıranlar için son derece sert ifadeler kullanmakta, bu konudaki iftiracıları “en zalimler” olarak nitelendirmektedir; hatta bunların ölüm anını deşifre ederek, nasıl bir haksızlığın sahipleri olduklarını beyan etmektedir.
5. Hûd 11/18’de Allah’a yalan iftira edenler “en zalimler” şeklinde tanıtılmaktadır. Onların mahşerde özel bir yargılanmaya tabi tutulacakları ve “İşte şunlardı Rableri hakkında yalan iftira edenler” paylamasına muhatap kılınacakları, dahası Allah’ın lanetinin bu zalimlere olacağı açıkça ifade edilmektedir. İşte bu ifadeler de vahyin kaynağıyla ilgili çarpık bakışları reddetmekte, sahiplerini de deşifre etmektedir.
6. Bu âyetlere ilave olarak, Hâkka 69/38-52’de vahyin kaynağı konusu ele alınmakta, elçinin veya Hz. Peygamber’in -hâşâ- herhangi bir şey uydurması durumunda güçlü bir şekilde yakalanacağı ve şah damarının kesilip parçalanacağı, üstelik buna hiç kimsenin de engel olamayacağı belirtilmektedir.
c) Bütün bunların ışığında Hz. Peygamber’in ümmiliği konusunu yeniden değerlendirmek ve doğru anlamlandırmak durumundayız. Âyetlerden de anlaşılabileceği üzere konuyla ilgili tartışma tipik bir okuma-yazma bilip bilmeme değil, bilakis vahyin kaynağı meselesidir. ‘Alak 96/1-5’teki “okumak” ve “kalem” ifadelerini dikkate alarak Hz. Peygamber’in okuma-yazma bilmediğini iddia etmenin çok sağlıklı bir görüş olmadığını belirtmeliyiz. Vahyin kalemle ilişkisi onun yazdırılmasını gerektirmektedir. Durum böyle olunca, Hz. Peygamber’in bu noktada etkisiz ve yetkisiz olduğunu ifade anlamına gelebilecek yaklaşımlardan uzak durmalıyız. Esasında vahyin yazdırılması esnasında Hz. Peygamber’in vahiy kâtiplerine yazı ile ilgili bazı tavsiyelerde bulunduğu bilinmektedir. Bu durumda yazı yazmayı bilmeyen bir kişinin bu tür tavsiyelerinin faydasını ve ne anlama geldiğini düşünmek gerekir.
d) İlk vahyin gelişi esnasında yaşandığı nakledilen ve Hz. Cebrâîl’e nispet edilen iki kez ıkra’ “oku” emrine Hz. Peygamber’in verdiği söylenen “Ben okuma bilmem” şeklindeki iki cevabı ihtiyatla karşılamak gerekir. Çünkü ümmîliği “okuma-yazma bilmemek” şeklinde kabul edenlere göre okuma-yazma bilmeyen Hz. Peygamber’e “oku” demek anlamsız bir işlemden ibaret kalacaktır. Şüphesiz böyle bir anlamsızlıktan vahyin sahibi Yüce Allah da ileten Hz. Cebrâîl de münezzehtir.
Ayrıca vahiy yazılı bir metin olarak gelmediği için ortalıkta okunacak bir şeyden de söz edilemez. Eğer iki kez kendisine ıkra’ “oku” emri verilmiş olsaydı onların da Kur’ân’a yazdırılmış olması gerekirdi. Zaten söz konusu âyetlerdeki kıraat emri aslında bir metni yüzünden veya ezberden okumayı değil, “yaratan Rabbinin adını, yarattığı mahlûklardaki yüceliğini düşünmeyi” istemekteydi. Bir anlamda yaratılanlara bakarak Yaratan’ı düşünmesi ondan istenmekteydi. Dahası âyette Yüce Allah’ın ellezî haleka “yaratıcı” olarak nitelendirilmesi ve bir sonraki âyette insanın embriyodan yaratıldığının beyan edilmesi de bu anlamı zorunlu kılmaktadır. Sırf Hz. Peygamber’in okuma-yazma bilmediğini ispatlamak için bu rivayetin delil diye sunulması ikna edicilikten uzaktır.
e) Öte yandan, daha çarpıcı olan rivayet ise Hudeybiye Antlaşması’nda yaşandığı ifade edilen durumla ilgilidir. Antlaşma metninin içerisinde bulunan “Allah’ın Rasûlü Muhammed” ifadesine karşı çıkan müşrikler metindeki bu ifadeyi kaldırtmak istemişlerdi. Hz. Ali bunu yapamayacağını söyleyince, Nebî (as) kendisi yazıyı eline alıp istenileni yapmış ve “Abdullah oğlu Muhammed” tamlamasını bizzat kendisi yazmıştı. Ancak Buhârî’nin rivayetine göre yazısı güzel değildi. Buna rağmen, onun okuma-yazma bilmediğini ısrarla savunanlar bunu Hz. Peygamber’in değil, Hz. Ali’nin yazdığını kabul etmektedirler. Oysa Buhârî’deki rivayette yazıyı yazanın Hz. Peygamber olduğu açıkça ortadadır.
f) Peygamberlerin beş tane çok önemli sıfatı vardır ki bunlardan birisi de “fetânet” sahibi, yani çok zeki oluşlarıdır. Kâinatın en zeki insanı olan Hz. Peygamber’e isnat edilen şey, hayatında çok büyük bir önemi olan ve kendisini tanımlayan şu tamlamayı bilmemesidir: Rasûlüllâh. Bu tamlamadaki kelimelerden biri Allah, diğeri ise rasûl kelimesidir. Şimdi burada şu soru kaçınılmazdır: Bu olağanüstü zekânın sahibi Hz. Peygamber Allah ve rasûl kelimelerini olsun bilmiyor muydu? Şimdilerde en düşük zekâ düzeyine sahip olan bir çocuğun bile pek çok kelimeyi ezbere bildiği gerçeği karşısında Hz. Peygamber’i getirdikleri durum işte maalesef budur. Yukarıda da naklettiğimiz üzere bazı rivayetlerde yer aldığına göre Hz. Peygamber yazı yazmayı bilmiyor değildi; sadece güzel yazı yazamıyordu, yani yazısı güzel değildi, hepsi bu kadar.
g) Tebliğ ettiği dinin ilk emri “oku” olan Hz. Peygamber (as)’ın okur-yazar olmadığını düşünmek anlaşılabilir bir şey değildir. Bedir esirlerine 10 Müslüman’a okuma-yazma öğretme karşılığında serbestîlik tanıdıkları o ortamda hiç kimsenin Hz. Peygamber’e “Yâ Rasûlallah, acaba sen niye öğrenmiyorsun?” sorusunu sormaması da garip değil mi? Bizce bu soruya gerek yoktu; çünkü o okuma-yazma biliyordu. Dahası, Kur’ân’da Bakara 2/44’te “kitabın okunmasına rağmen iyiliğin yapılmayıp başkalarına emredilmesi” kınanmaktadır. Öyle anlaşılıyor ki Hz. Peygamber iyi bir şeyi kendisi yapmayıp başkalarına emretmiş oluyordu ki bu doğru olamaz.
Saff 61/2-3’te de benzer şekilde “Ey iman edenler, niçin yapmayacağınız şeyleri söylüyorsunuz? Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz Allah katında ağır bir günahtır” uyarısı yer almaktadır. Eğer Kur’ân’da Yüce Allah’ın Hz. Peygamber’in özellikle okuma-yazma bilmesini yasakladığına dair bir emir bulunsaydı söyleyecek hiçbir sözümüz elbette olamazdı; ancak böyle bir yasağın olmadığını herkes bilmelidir. Durum böyle olunca, meseleye farklı bakmanın daha doğru olduğu anlaşılacaktır.
h) Kanaatimize göre Hz. Peygamber’in ümmî oluşunu “okuma-yazma bilmemek” şeklinde anlamak gerçeği yansıtmamaktadır. Onun “okur-yazar olmadığı konu” ilâhî metinlerle ilgilidir. ‘Ankebût 29/48’de şu bilgi yer almaktadır: “Sen o (Kur’ân)’dan önce herhangi bir kitap okumamıştın; o (Kur’ân)’ı sağ elinle de yazmıyorsun. Eğer öyle olsaydı iptalcilerin şüphesi büsbütün artardı.” Burada sözü edilen kitâbın ne olduğu Şûrâ 42/52’de el-kitâb şeklinde Tevrat olarak açıklanmaktadır. Durum böyle olunca, Hz. Peygamber’in “ilâhî kitapları” veya “kutsal bir metni” okumadığı, onlardan haberdar olmadığı anlaşılmaktadır. Peygamberliğinden önce bilmediği şey ilâhî metinlerdir; zaten Kasas 28/86’da kendisine el-kitâbın verileceğini hiçbir şekilde ummadığı haber verilmektedir.
Demek ki Hz. Peygamber kutsal kitabı bilmiyordu; yoksa kitabeti, yani yazmayı değil. Peygamberlik öncesinde dini bilgiler anlamında okur-yazar olan entelektüel bir din bilgini değildi; ancak bu durum onun okuma-yazma bilmemesi anlamına gelmez. Güncel hayatta sıklıkla kullanıldığı üzere, “okur-yazar” olmak, günlük yayınları takip edip onlara yazıyla da katkı sunmak demektir; oysa okuma-yazma bilmek ise herhangi bir yazıyı okuyabilmek veya basit de olsa yazı yazabilmektir.
i) İslam âlimleri arasında geniş tartışmaların yapıldığı bu meselede Hz. Peygamber’in peygamberlik öncesinde de sonrasında da hiçbir zaman okuma-yazma bilmediğini kabul eden geniş kitlelere rağmen, onun peygamberlik sonrasında okuma-yazma bildiğini kabul edenlerin bulunduğu da bir gerçektir. Bu noktada sadece tek bir görüşün var olduğu sanılmamalıdır.
j) Diğer taraftan peygamberler için okuma-yazma bilmemenin fazilet ve bir mucize olduğu, ümmet için ise bunun bir kusur olduğu beyan edilmektedir. Böylesine çok önemli bir konuda ümmetine örnek olamayan bir peygamber algısının neye hizmet edeceği gerçekten merak konusudur. Meseleye bu şekilde fazilet noktasından yaklaşınca bunun istismar edileceği de unutulmamalıdır. Nitekim bazı tasavvuf çevrelerinde bu noktada uç örnekler vardır.
k) Bu arada bu tür yaklaşımların bütün peygamberleri içerdiği iddiası da bütünüyle gerçeği yansıtmamaktadır. Bilindiği üzere Hz. Dâvûd ve Hz. Süleyman gibi aynı zamanda devlet başkanı olan ve Hz. Yûsuf gibi Maliye bakanı olan peygamberlerin okuma-yazma bilmediği sonucuna götürecek bu iddia bir yakıştırmadan başka bir şey olamaz. Özellikle sarayda büyütülen Hz. Musa’nın okuma-yazma bilmediği iddiası da çok gariptir. Kaldı ki peygamberlerin peygamber olacakları kendileri veya çevreleri tarafından önceden bilinmediği için onlara özellikle okuma-yazma öğretilmemesinin bir anlamı olamaz.
l) Yaşadıkları toplumun fertleri gibi okur-yazar olan peygamberler aslında onların kullandığı dili kullanan insanlar olmalarına rağmen, sıradışı bilgiler içeren vahyi onlara tebliğ etmekle ilâhî bir kaynaktan beslendiklerini açıkça göstermiş oluyorlardı. Bu durumda Kur’ân’daki meydan okumaların da bir anlamı olabilir. Bırakın ümmetin karşı çıkan muarızlarını, tebliğci bir peygamber bile kendi ilettiği kitaba ilave yapamamakta, ona teslim olmaktan ve hayranlık duymaktan başka bir meşguliyet aramamaktadır. Karşılaştıkları vahye ilk defa teslim olan ve büyük şaşkınlık ve hayranlık hissedenler elbette öncelikle bizzat peygamberlerin kendileriydi. Yûnus 10/16’da da dile getirildiği üzere, Hz. Peygamber vahiy ile buluşturulmadan önce Mekke toplumunda 40 yıl yaşamıştı ve böyle sıradışı şeyler söyleyemeyeceğini onların da aslında bildiğini kendilerine hatırlatması ondan istenmişti.
m) Ümmîlik, “anasından doğduğu gibi arı-duru olmak, günahlardan uzak kalmak, harama bulaşmamış olmak” şeklinde anlaşılabileceği gibi, Kur’ân’da da geçtiği üzere Tevrât’ı bilmemek Ehl-i kitaptan olmamak ve Mekkelilik şeklinde anlaşılmalıdır; bu bir zorunluluktur.
n) Hz. Peygamber elbette ümmidir. Kur’ân’da iki âyette Hz. Peygamber’e nispet edilen ümmilik, hem Mekkeli olmak, hem peygamber olmadan önce kitâbı, yani Tevrât’ı bilmemek, hem de önceden kendisine Tevrât verilmemiş olmak şeklinde kabul edilmelidir. Bunun dışında ayrıca “anasından doğduğu gibi saf, arı-duru, şirke, küfre ve nifaka bulaşmamış, kendisini ümmetine adamış kişi” anlamları da göz önünde bulundurulmalıdır.
Kalem sûresinin ilk âyeti bağlamında çeşitli konuları bu şekilde hatırlattıktan sonra, şimdi de diğer âyetlerin mesajlarını incelemeye çalışalım.
b) Hz. Peygamber’in Konumu
Yüce Allah, sûrenin ilk âyetindeki yeminlerinin gerekçesini ikinci âyetten itibaren devam eden âyetlerle ilişkilendirmektedir. Yani yeminlerin cevap cümleleri bundan sonra gelen âyetlerdir. Yeminlerin yapılış nedeni, peşlerinde yer alan mesajın önemini vurgulamak olduğu için, önemine binaen ifadeler sıradışı cümlelerle desteklenmektedir. Muhatapların karşı çıkış durumları yeminlerin sayısını ve ifadenin üslubunu belirlemekte son derece etkindir. Bazen tek bir varlığa bazen de birden çok varlığa yemin edilmesinin sebebi bu olsa gerektir.
ı. Hz. Peygamber Asla “Mecnun” Değildi
مَآ‭ ‬اَنْتَ‭ ‬بِنِعْمَةِ‭ ‬رَبِّكَ‭ ‬بِمَجْنُونٍۚ “Sen -Rabbinin nimeti sayesinde- hiçbir şekilde mecnun değilsin.” Âyetteki اَنْتَ ente zamiri “sen”, نِعْمَةِ nı‘meh kelimesi “nimet, imkân, ihsan”, مَجْنُونٍۚ mecnûn sözcüğü ise “cinlenmiş, deli, aklı örtülü” demektir.
a) Bilindiği üzere Mekkeli müşrikler vahiy ile karşılaşana kadar Hz. Peygamber’i bilge, akıllı ve toplumun en güvenilir ferdi olarak kabul ediyorlardı. Onlara göre Hz. Peygamber ihtilafları çözen, dürüstlüğü tartışmasız ve her konuda güvenilen birisiydi. O kadar ki, kendisine el-emîn sıfatını takmışlar, sahip oldukları zenginliklerin saklanabilecek olanlarını ona teslim etmişlerdi. Hatta hicret esnasında yerine bıraktığı Hz. Ali’ye tembihlediği eşyanın hemen hemen tamamı ona karşı olan ve onu çok sevdiği Mekke’den göç etmek zorunda bırakan müşriklere aitti. Kendisi Mekke’den ayrılınca emanetleri sahiplerine vermesi için Hz. Ali’ye görev vermişti. O çok güvenilen Muhammed (as) “pasif iyi” olduğu dönemlerde Mekke’nin en gözde kişilerinden birisiydi. Hılfu’l-Fudûl denilen ve günümüzde “erdemliler hareketi” veya “sivil toplum kuruluşu” diyebileceğimiz bir teşkilatın üyesi idi. Hacer-i Esved’i yerine koyacakları sırada tartışan ve kavganın eşiğine gelen Mekkelileri ikna etmişti. Bunun için bir bez parçasının içerisine koydurduğu “Siyah Taş”ı her kabilenin bir kenarından tutabileceği şekilde yerine koydurarak bir anlamda büyük bir felaketi önlemişti.
Keskin zekâsı, feraseti ve harika dürüstlüğü sayesinde sıradışı bir fert olan Hz. Muhammed ne zaman ki peygamberlikle buluşturuldu, müşriklerin düşmanlığı da o zaman başlamış oldu. “Pasif iyi”den “aktif iyi”ye dönüş gerçekleşince işin rengi de değişmiş oldu. Artık ona türlü türlü iftiralar atmaktan ve yakıştırmalarda bulunmaktan geri durmuyorlardı. Onların düşmanlık dolu suçlamaları Kur’ân’a ve Hz. Peygamber’e yönelikti. Yüce Allah, Mekkeli müşriklerin “Kur’ân’ın Hz. Peygamber’in uydurması” veya “öncekilerin masalları” olduğu şeklindeki suçlamalarını reddettiği gibi, Kur’ân’ın şeytanın sözü olmadığını, onu şeytanların indirmediğini, hiçbir şekilde şaka ve lakırdı olmadığını da beyan etmektedir. Bu konuda Kur’ân’da çeşitli bilgiler yer almaktadır.
Önceki peygamberlere olduğu gibi, Mekke müşrikleri de Hz. Peygamber’e “deli”, “şair”, “büyücü, büyülenmiş” veya “yalancı” diyorlardı. Tekvîr 81/22 ve yorumunu yapmakta olduğumuz Kalem 68/2. âyetler, aslında Hıcr 15/6. âyetteki suçlama veya hakaretin cevabıdır. Orada Mekkeli müşrikler Hz. Peygamber’e hitaben, “Ey kendisine zikir (Kur’ân) indirilen kişi! Sen muhakkak ki mecnunsun” demişlerdi. İşte bu açık suçlamanın cevabını Yüce Allah vermekte ve Tûr 52/29’da da dile getirdiği üzere onun hiçbir şekilde “büyücü ve mecnun olmadığını” beyan etmektedir. Bizzat kendilerinin el-emîn dedikleri ve güvenleri nedeniyle kıymetli eşyalarını kendisine emanet ettikleri Hz. Peygamber’e bu sıfatları yakıştıranların, nasıl bir psikolojiye sahip oldukları ve ne düzeyde bir yürek parçalanmışlığı yaşadıkları kolayca anlaşılmaktadır.
b) Âyetteki بِنِعْمَةِ‭ ‬رَبِّكَ bi nı‘meti rabbike tamlaması “Rabbinin nimeti sayesinde, nimeti sebebiyle” anlamına gelmektedir. İfadenin başındaki bâ edatına “yemin” anlamı verilmesi de mümkündür. Buna göre tercüme “Rabbinin nimetine yemin olsun ki, sen hiçbir şekilde mecnun değilsin” şeklini alır.
c) Buradaki نِعْمَةِ nı‘meh kelimesi bir taraftan Hz. Peygamber’e yöneltilen mecnunluk suçlamasının doğru olmadığını ortaya koyduğu gibi, diğer taraftan da durumunun bir nimet ve ikram yansıması olduğunu ifade eder. “Rabbinin nimeti sayesinde sen mecnun değilsin” demek, aynı zamanda “Sen Rabbinin nimeti vesilesi ile hakikat üzeresin, yani peygambersin” anlamına da gelmektedir. Böylece âyette söylenen şey, “Hz. Peygamber’in mecnun olmadığıdır”; söylenmek istenen ise “onun Yüce Allah’ın bir peygamberi olduğunu ortaya koymaktır.”
d) Hâkka 69/41-42’de de açıklayacağımız üzere, âyetlerde مَا  edatı ile ب bâ/bi harfi bir araya gelince söz konusu iddiaların hiçbir şekilde doğru olmadığı, bunu düşünmenin bile akla ziyan olduğu ortaya konulmak istenmektedir. Bu âyetin öncesinde yemin ifadelerinin sayıca birden fazla getirilmesi, muhatapların inkâr veya iddialarının şiddetinden kaynaklanmaktadır. Bu nedenle, yemin ifadelerinin ardından gelen بِمَجْنُونٍ … مَا mâ … bi mecnûn ifadesi, tıpkı Tekvîr 81/22’de olduğu gibi, inkârcıların yaptığı “Hz. Peygamber’in mecnun olduğu” şeklindeki yakıştırmaların hiçbir şekilde doğru olmadığını ortaya koymayı amaçlamaktadır.
e) Mekkelilerin Hz. Peygamber’i mecnun olmakla suçlamalarının sebebi, onun ilk vahyi aldığında yaşadığı olaylardı. İbn Abbâs’ın naklettiği rivayete göre, Rasûlüllah (as) bir gün Hira’ya çıkmıştı. Döndüğünde eşi Hz. Hatice kendisine “Neyin var? (Rengin kaçmış)” deyince, Nebî (as) kendisine Cebrail (as)’ın indiğini, ilk âyetleri indirdiğini, Cebrâîl (as)’ın zeminde durup abdest aldığını, kendisinin de aldığını, beraberce iki rekât namaz kıldıklarını ve “işte namaz böyledir” dediğini ifade etmişti. Bunun üzerine Hz. Hatice de amcaoğlu olan Varaka b. Nevfel’e gitmişti -ki Varaka şirkten vazgeçip Hıristiyanlığa dönen bilge bir zattı-. Varaka, Hz. Hatice’den Hz. Peygamber’i kendisine göndermesini istemişti. Yanına geldiğinde “Cebrâil sana Allah ile beraber başka birine yalvarmayı emretti mi?” diye sormuş, Hz. Peygamber de “hayır” cevabını vermişti. Bunun üzerine Varaka, “Davetine yetişirsem sana büyük yardımım dokunur” demişti. Fakat Nebî (as)’ın davet günlerine yetişemeden vefat etmişti. İşte bu olay Mekkeli Kureyş müşriklerinin diline dolanmış ve Hz. Peygamber için “o, mecnundur” demişlerdi. İşte Yüce Allah bu suçlamayı reddetmek üzere yemin ifadesiyle onun mecnun olmadığını ilan etmiş olmaktadır.
f) Cinn sûresinin ilk âyetinde geniş bir şekilde ele alacağımız üzere, مَجْنُونٍ mecnûn kelimesi, c-n-n kökünden türetilmiştir ve “örtülmüş” anlamına gelmektedir. Buradan hareketle Mekkeli müşrikler de Hz. Peygamber’in “deli” olduğunu değil, kendisine bir cinin musallat olduğunu ifade için ona mecnûn demişlerdi. Delilik aslında “aklın örtülmesi” demek olduğu için mecnûn kelimesine “cin musallat olmuş, cinlenmiş” anlamının yanında “deli” manası da verilebilir. Fakat tarihsel bir vaka olarak Mekkelilerin Hz. Peygamber’e “deli” demeleri söz konusu olamazdı; çünkü onun deli olmadığını herkesten daha iyi onlar biliyordu. Araplar, şair, büyücü veya kehanet işleriyle meşgul olanların cinlerle irtibatlı olduklarına inanırlardı. Nitekim onların Hz. Peygamber’e yönelik “mecnun şair” suçlaması da bunun delilidir.
İşte Yüce Allah onların bu noktadaki yaklaşımlarının veya suçlamalarının herhangi hiçbir şekilde doğru olmadığını ve bu nedenle başta Hz. Peygamber olmak üzere müminlerin de moral bozukluğu yaşamamaları gerektiğini beyan etmiş olmaktadır. Hz. Peygamber şairlerden ve mecnunlardan özellikle uzak durduğu için bu suçlama kendisine çok ağır gelmişti. Yüce Allah böylece onu moral açısından rahatlatmakta ve Allah’ın elçisi olduğunu beyan etmektedir. Bu arada söz konusu بِنِعْمَةِ رَبِّكَ bi nı‘meti rabbike şeklindeki tamlamanın öne alınması peygamberliğin ilâhî kaynaklı bir kurum olduğunu, bu noktada insan iradesinin veya başka müdahalelerin etkin ve mümkün olmadığını açıkça ortaya koymaktadır.
Mekkeli müşrik ileri gelenler Hz. Peygamber’e karşı söz konusu tutum ve suçlamalarıyla Hz. Peygamber’in yoldan çıktığını düşünüyorlardı. Aslında şu gerçeği fark edemiyorlardı: “Yola çıkanlar yoldan çıkmalıdırlar.” Hz. Peygamber de Mekkelilerin ahlaksız gidişatı demek olan o putperestlik yolundan çıkıp, Hırâ’nın, yani arayışın yolunu tutmuştu. Medine’de medeniyet kurmanın öncüsü demek olan Hirâ’yı hedeflemiş, bu nedenle Mekkelilerin şaşkın ve şirk içerikli yolunu terk edip vahyin inşa ediciliği yönünde yola çıkmıştı. Mekkeliler “ne şiş yansın, ne kebap” mantığını tek doğru zannettikleri için Hz. Peygamber’in bu yola çıkışını anlayamamışlardı. Müslüman, vahyin aydınlığı demek olan hakikat yoluna çıkmalı, önceki şaşkınlık yollarını terk etmelidir. Bu uğurda karşılaşacağı zorluklar olacağını bilerek, sıkıntılara karşı vahye dayalı doğrularını bıkmadan usanmadan savunmalıdır.
Bu arada günümüz Müslümanları bir şeyi daha özellikle bilmelidir: Asıl adı Yesrib olan Medine’ye bu ismin verilme nedeni, orasını medeniyet şehri yapan değerle buluşturulmasıdır ki o değerler vahyin insanlığa sunduğu “ilâhî prensipler”dir. Şimdilerde kendisini medeni görmek isteyenler de tıpkı Yesrib’in adını değiştirdiği gibi vahiy ile buluşmalı, medeniyetin temel direklerinin vahiy ile ancak bir anlam kazanacağını unutmamalıdır. İşte sırf bu yüzden yönünü medeniyete, yani vahye çevirmeli, vahiy karşıtlığı demek olan ve her biri çıkmaz sokak mesabesindeki şaşkınlık yollarını terk etmelidir. Rabbimizin En‘âm 6/153’te beyan ettiği gibi “dosdoğru yol”, ilkelerini ve prensiplerini Yüce Allah’ın belirlediği ve Hz. Peygamber’in de hayatıyla bizzat yaşayarak gösterdiği vahiy yoludur. Bunun için insan kaynaklı görüş ve düşünceleri değil, vahyin belirlediği esasları din edinmek üzere yola çıkmalı, eski şaşkın yoldan çıkılmalıdır. Medeniyet ve evrensel insan hakları için, dahası âhiretin kazanılma yeri olan dünyayı bir anlamda dâr-ı selâma, yani barış ve esenlik yurduna dönüştürmek için Yûnus 10/25’teki ilâhî davete icabet etmeli, yolumuzun hak yol olduğunu imanımızla ve yaşantımızla göstermeliyiz. Sonu esenlik olan Peygamberî yol da budur. Bu uğurda şaşkınlık yolundan çıkıp hak yola girenlere ne mutlu!
ıı. Hz. Peygamber’e Verilen Ödül Başa Kakılmayacaktır
وَاِنَّ‭ ‬لَكَ‭ ‬لَاَجْرًا‭ ‬غَيْرَ‭ ‬مَمْنُونٍۚ “Başa kakılmayan (kesintisiz veya engellenemez) ödül muhakkak ki senin içindir.” Âyetteki اَجْر ecr kelimesi “ödül, mükâfat”, غَيْرُ مَمْنُونٍ ğayru memnûn ifadesi ise “başa kakılmayan, kesintisiz” demektir.
a) Bu âyet, bir önceki âyetin bir anlamda destekleyicisidir. Hz. Peygamber’in mecnun olmadığının beyan edilmesinin ardından, ona çok daha güçlü bir moral desteği sağlanmaktadır. Bu bağlamda kendisine başa kakılmayan, ardı sırası kesilmeyen ya da hiç kimse tarafından engellenemeyen bir ödülün veya sevabın verileceği, hatta verildiği ifade edilmektedir. Üstelik hem anlamı kuvvetlendirici اِنَّ inne edatı, hem de kullanılan devrik yapı, yani لَكَ leke kelimesinin اَجْر ecr kelimesinden öne alınması bu sevap veya ödülün ona ait olduğunu vurgulamayı amaçlamaktadır.
b)اَجْر ecr kelimesinden maksat eğer dünya hayatıyla ilişkili olarak anlaşılırsa, risalet görevinin büyük bir sevap vesilesi olduğu beyan edilmiş olur. Eğer bu kelime âhiretle ilgili olursa bu defa da Hz. Peygamber’e mahşerde verilecek mükâfatın özelliği bildirilmiş olur. Konuyu peygamberlik ve dünya hayatı olarak kabul ettiğimizde vahyin zaman zaman kesilmesinde de bir sorun görülmemelidir. Çünkü vahyin tabiatında peyderpey bir gönderiliş söz konusudur.
Demek ki vahyin akışında tabiatı gereği ara sıra kesintiler olsa da ödülde herhangi bir kesintinin olmayacağı beyan edilmektedir. Risalet görevi başlayınca artık peygamberlik süresi ölüme kadar devam edecektir. Peygamberliğin kesintiye uğraması söz konusu olmadığı gibi, görevi terk etme hakkı da, görevden alınma durumu da söz konusu değildir. Çünkü bu durumda Yüce Allah’ın peygamber seçiminde hata yapmış olduğu akla gelir ki böyle bir şeyi düşünmek bile akla ziyandır. Peygamberlikte kesinti olmadığı gibi, peygamberlere verileceği müjdelenen ödüllerde de bir kısıtlama, engelleme veya kesinti yoktur. Oysa insan kaynaklı ödüllerde daima bir kesiklik veya engel söz konusu olmasına, hatta bazen çeşitli nedenlerle başa kakmalar yaşanmasına rağmen, Yüce Allah’ın vereceğini bildirdiği ödülde bu tür arızalar bulunmamaktadır.
c) مَمْنُونٍ memnûn kelimesinin asıl anlamı “başa kakmak, eziyet edilmek” olduğu için Kur’ân’da bu kelime, yapılan infakın karşılığında insanlara eziyet edenlerin kınandığı bir içerikte kullanılmaktadır. Ayrıca, Müslüman oluşlarını bir minnet aracı haline getirenlerin kınanması bağlamında da daha başka anlamlarda da kullanılmaktadır. Ancak, cennet ödülünü açıklayan konumdaki anlamı, ödülün ilâhî iradeye bağlılığını, başkası tarafından sevk ve kontrol edilemediğini, dahası, başa kakmak ve eziyete konu edinmek gibi bir durum arz etmeyeceğini ifade etse gerektir.
Fussılet 41/8 ve İnşikaak 84/25’te de bildirildiği üzere, engellenemeyen, kesintiye uğratılmayan veya başa kakılmayacak ödüller, imanını sâlih amel ile destekleyen kişilerin olacaktır. Vâkı‘a 56/33’te ifade edildiği üzere, Cennet nimetleri başkası tarafından kesintiye uğratılamayacağı gibi, engellenemeyecektir de. Benzer bir ifade Hûd 11/108’de de yer almaktadır. Ayrıca Ra‘d 13/35’te belirtildiği gibi, cennetteki yemişler de gölgeler de devamlıdır. Bu haliyle söz konusu ifade, başka bazı âyetlerde cennet nimetlerinin niteliği hakkında bilgilenmemizi sağlamaktadır. Cennet nimetleri devamlıdır, kesintisizdir ve engellenemezdir.
d) Âyetteki غَيْرَ‭ ‬مَمْنُونٍ ğayra memnûn tamlaması “başa kakılmayan, eksilmeyen, hesapsız, kesintisiz, boğaza takılmayan” gibi anlamlara gelmektedir. Sözün burasında belirtelim ki, ödülün başa kakılmayacağının beyan edilmesi, risalet görevinin başarıyla yerine getirileceğinin de bir anlamda habercisidir. Ödülün başa kakılmaması veya kesintisiz oluşu, hak edişin de benzer bir mahiyet arz edeceğinin bir göstergesidir.
Bütün bu nedenlerle yorumunu yapmakta olduğumuz âyetteki mesajın Hz. Peygamber’e moral vermek için söz konusu edildiği anlaşılmaktadır. Bir sonraki âyette buradaki mesaj biraz daha güçlendirilmektedir.
ııı. Hz. Peygamber Üstün Bir Ahlakın Sahibiydi
وَاِنَّكَ‭ ‬لَعَلٰى‭ ‬خُلُقٍ‭ ‬عَظ۪يمٍ “Sen elbette üstün (yüce, muhteşem) bir ahlâk üzeresin.” Âyetteki خُلُقٍ huluk kelimesi “ahlâk”, عَظ۪يمٍ ‘azîm sözcüğü ise “büyük, üstün, yüce” demektir.
a) Bu âyette, Hz. Peygamber’in moral açısından desteklenmesi amaçlanmaktadır. Çeşitli suçlamaların ve alay içerikli ifadelerin muhatabı kılınan Hz. Peygamber’in bir insan olarak elbette morali bozuluyor, canı sıkılıyordu. Önceki iki âyetteki mesajlara ilave olarak, Yüce Allah onun ahlaken de son derece donanımlı olduğunu beyan etmekte, bir anlamda hem kendisinin hem de çevresindeki az sayıdaki müminin moralini yükseltmeyi hedeflemektedir.
b) Âyette yer alan خُلُقٍ‭ ‬عَظ۪يمٍ hulukın ‘azîm tamlaması “üstün, muhteşem, büyük ahlak” anlamlarına gelmektedir. Bazı âlimlerimiz ilgili ifadeyi “güzel ahlak”, “büyük din, İslâm dini”, “Kur’ân âdâbı” olarak da yorumlamışlardır ki bütün bunlar doğru yaklaşımlardır.
c) Rivayetlerde yer aldığına göre Hz. Ayşe’ye Rasûlüllah (as)’ın ahlâkından sorulduğunda, “Onun ahlâkı Kur’ân’dı” cevabını vermiştir. Bu cevabın ardından Hz. Ayşe, soruyu sorana bazı rivayetlerde yorumunu yapmakta olduğumuz Kalem 68/4’ü, bazılarında ise Mü’minûn 23/1-10. âyetleri özellikle hatırlatmıştır.
d) Hz. Peygamber, kendisinin gönderilme gerekçesini “Ben sadece ve sadece ahlâkî güzellikleri tamamlamak için gönderildim” şeklinde beyan etmiş, dahası “kendisini Yüce Allah’ın terbiye ettiğini ve bunu en güzel şekilde yaptığını” da belirtmiştir. Bu rivayetlerdeki mesaj ile âyetin muhtevası bir taraftan Hz. Peygamber’in ahlakî değerleri taşıdığını ortaya koymakta, diğer taraftan da onun ahlakında Kur’ân’a aykırı herhangi bir unsurun yer almayacağını mucizevî bir şekilde haber vermektedir. Çünkü Kur’ân, Hz. Peygamber’in “emrolunduğu gibi dosdoğru bir yol üzere olması gerektiğini ve onun da zaten böyle olduğunu” açıkça beyan etmektedir. Onun bu durumu ümmeti için bir moral kaynağıdır ve örnek mesabesindedir.
e) Yukarıda naklettiğimiz âyetler ile hadisler aslında anlam açısından birbiriyle örtüşmektedir. Verilmek istenen mesaj, Hz. Peygamber’in ilâhî irade doğrultusunda seçildiği, suçlamaları hiçbir şekilde hak etmediği, dünyada ve âhirette kendisine verilecek ödülün devamlı olacağı ve Kur’ân ahlâkı üzere bir hayatı yaşamakla yükümlü tutulduğu beyan edilmektedir. Zaten risalet kurumunun bunun dışında anlamlandırılması ve peygamberleri farklı bir görevle buluşturma gayretleri elbette sonuçsuz birer yakıştırmadan başka bir şey değildir. Yüce Allah evrensel bir ifade ile Hz. Peygamber’in konumunu açıkça beyan etmekte ve onu tanımanın Kur’ân çerçevesinde gerçekleşmesi gerektiğini zihinlere kazımak istemektedir. Çünkü Hz. Ayşe’nin bize nakledilen tanımının başka bir anlamı olamaz. İşte hemen her fırsatta dile getirmeye çalıştığımız Kur’ân-Sünnet bütünlüğünden kastımız da budur.
f) Bu bağlamda ele alınması gereken diğer bir konu da ahlâk kelimesinin anlamıdır. Arapça h-l-k kökünden gelen bu kelime aslında “yaratmak” veya “yaratılış” anlamına gelmektedir. “Ahlâk” ile “hılkat”, yani yaratılış arasında nasıl bir ilişkinin bulunduğu sorusuna cevap verirken, bu kök aynılığı bize çok önemli ışık tutmaktadır. Anlaşılan o ki, ahlak ile yaratılış birbirini reddetmeyen, birbiriyle örtüşen ve birbirini tamamlayan unsurlardır. Ahlâkî ilkeler ile yaratılış arasında herhangi bir zıtlık veya çelişki olamaz, olmamalıdır. Öyleyse şunu özelikle belirtmeliyiz: Ahlâk prensipleri mademki yaratılış ile ilgilidir ve uyumludur, öyleyse ahlakî ilkeleri insanı Yaratan varlık belirlemelidir. Çünkü insanı ve onun maddî ve manevî bütün özelliklerini en iyi bilen varlık elbette onu yaratandır, yani Yüce Allah’tır.
Ahlâkî prensipleri eğer başkaları, yani insanlar kendileri belirlemeye çalışırlarsa, bu durumda insandan insana, yöreden yöreye, zamandan zamana, bir anlamda şartlara göre değişikliklerin olması kaçınılmazdır. Bir yörede veya bir dönem ahlaksızlık sayılan bir davranış başka bir yörede veya zamanda ahlâkî bir davranış olarak kabul edilebilecektir. Böyle olunca evrensel bir ahlaktan söz edilemeyecektir. Değişken veya modası geçen bir prensibin evrenselliğinden söz edilemez. İşte bu nedenle insanın kendisine ahlak ilkesi belirlemesi, kendisi de bizzat ona uymak zorunda olduğu için güvenilir olmayabilir. Kendi özellikleri ve beklentileri doğrultusunda şekillendirilen bir prensibin başkalarını da içermesi anlamlı değildir. En iyi tanıyan ve bilen varlık bu tür ilkeleri belirlemelidir ki o da sadece Yüce Allah’tır.
Hakkında vahyin prensipleri bulunmayan alanlarda vahyin temel mantığına ve ruhuna aykırı olmayacak şekilde ilkeler edinilebilir; ancak onların da mutlak anlamda değişmez veya evrensel olduğu iddia edilmemelidir. İşte bu tür konularda esneklik olabilir ve insan iradesi devreye sokulabilir. Hakkında Yüce Allah’ın hüküm belirlediği konuları kabul etmeyip, yerine başka esaslar koyanlar bir anlamda ilahlığa soyunmuş olacağı için, bu durum son derece hatalı sonuçlar doğuracaktır. İşte kavgaların ve anlaşmazlıkların temel sebebi budur. İnsanlar kendi çevrelerindekileri gözetmek ve onların ihtiyaçlarını karşılamak için başkalarının hak ve hukukuna tecavüz etmeyi kendilerine hak görme yanlışına düşmüş olabilirler.
Dünya üzerinde şimdilerde ve tarihte yaşanan savaşların çok büyük oranda sebebi budur, yani menfaatçiliktir. Onlara göre ihtiyaçların karşılanması için adeta her yol meşrudur. Yeraltı veya yer üstü zenginlikleri talan etmek için kıtalar ötesinden gelip başka insanların hak ve hukukunu hiçe sayanlar işte bu psikolojik yapının ve ahlâk yoksunluğu ile ahlak düşüklüğünün sonucunda bu zulümleri yapmaktadırlar. Onlara veya kendi kamuoylarına sorulduğunda da yüzleri hiç kızarmadan bunun doğru ve ahlâkî olduğunu söyleyebilmektedirler.
Hangi davranışın ahlâkî, hangisinin ahlâk dışılık olduğunun kararını insanı da ahlakı da yaratan Yüce Allah verebilir. Bunun dışındaki kabuller eleştiriye, eksikliğe ve istismara her zaman müsaittir. İşte vahyin inşa etmek istediği insan tipi Hz. Peygamber örnekliğinde ahlâkın en güzel örneklerini yaratılışıyla buluşturup uygulayanlardır. Kur’ân’ın bize öğrettiği temel öğreti budur.
Bu üç âyetteki ortak ve evrensel mesaj, benzer moral desteğinin bütün müminlere de yönelik olduğu şeklindedir. Her kim vahye ve onun değerlerine sadakat gösterirse Yüce Allah’ın korumasına alınacağı, kesintisiz ve başa kakılmayan bir ödülle buluşturulacağı, böylece muhteşem ve üstün bir ahlaka ve karaktere sahip kılınmış olacağı beyan edilmektedir. Müminler sahipsiz değillerdir; onların yanında daima destekçi olarak Rableri vardır.
c) Gerçeğin Ortaya Çıkması
Yüce Allah, başta Hz. Peygamber olmak üzere bütün zamanların müminlerine moral verici ifadelerini zikrettikten sonra, şimdi de yine bütün zamanların inkârcı muhataplarına gözdağı vermekte, suçlamaya konu edindikleri halin aslında kendilerinde bulunduğunu ve yakında bunun meydana çıkacağını beyan etmektedir. Ayrıca Yüce Allah’ın hak yoldan sapanları ve hidayete erdirilenleri çok iyi bilmekte olduğu özellikle vurgulanmaktadır.
ı. Kimin Delirdiği Er veya Geç Anlaşılacaktır
فَسَتُبْصِرُ‭ ‬وَيُبْصِرُونَۙ‭ ‬بِاَيِّكُمُ‭ ‬الْمَفْتُونُ “Hanginizin meftun (cinlenmiş, deli) olduğunu yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler.” Âyetteki يُبْصِرُونَۙ‭ ‬تُبْصِرُ‭ /‬ tübsıru/yübsırûn fiilleri “görmek, anlamak, fark etmek”, اَيِّ eyyü edatı “hangi, hangisi”, الْمَفْتُونُ el-meftûn kelimesi ise “fitneye veya belaya maruz kalmış, cinlenmiş, delirmiş” demektir.
a)فَسَتُبْصِرُ‭ ‬وَيُبْصِرُونَۙ‭ ‬ “Yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler.” سَتُبْصِرُ setübsıru ifadesindeki sîn edatı gelecek zaman anlamı vermektedir. Ancak bunun ne kadar bir süreyi içerdiği noktasında farklı görüşler vardır.
1. İbn Abbâs gibi bazı âlimler Kamer 54/26’yı da delil getirerek konuyu kıyametle ve dolayısıyla mahşerle ilişkilendirmişlerdir. Buna göre gerçeğin mahşerde anlaşılacağı ifade edilmiş olmaktadır. Elbette bu anlamın kabul edilebilir bir yönü vardır; çünkü Kur’ân’da hakikati inkâr edenler genellikle ahirette yaşanacak felaketlerle tehdit edilmektedirler. Genelde takip edilen bu yaklaşıma uygun olarak burada da aynı üslubun tercih edildiği söylenebilir.
2. Âyetteki gelecek zaman anlamının “yakın gelecek” olması da mümkündür ki zaten sîn edatının öncelikli anlamı budur. Buna göre maksadın dünya hayatında gerçekleşecek bir olay olduğu belirtilmektedir. Bu doğrultuda Mukâtil’in de ifade ettiği gibi, Bedir savaşında yaşanacakların adeta önceden haber verilmesi, böylece başta Hz. Peygamber olmak üzere müminlerin moral açısından desteklenmeleri, kâfirlere ise gözdağı verilmesi amaçlanmış olabilir. Vakaya bakıldığında bunun gerçekleştiği ve Mekke müşrik ileri gelenlerinin orada helâk edildikleri bilinmektedir.
Risalet görevinin henüz başlarında ilk olarak dünya hayatını inşa etmek, böylece âhiretin kazanılma şeklini bu hayatta öğretmek, şirk, küfür ve zulüm gibi karanlıkların kaldırılıp yerlerine hak ve adaletin tesis edilmesi gibi büyük ve insanlık tarihi kadar eski, üstelik de evrensel bir hakikati dünyaya yaymakla görevlendirilen bir peygamberin dikkatini öncelikle dünyaya çekmek mahşere göre daha öncelikli ve faydalıdır. Hem bizzat Hz. Peygamber Medine döneminde hem de diğer Müslümanlar ondan sonraki dönemlerde benzer durumları defalarca yaşamışlardı; hatta bu vahyin muhatapları olarak günümüzde bizler ve bütün insanlar bu vaadin gerçekleşmekte olduğunu müşahede etmekteyiz. Yüce Allah’ın izni ve yardımıyla ileride de benzer muzafferiyetler gerçekleşmeye devam edecektir.
Bu nedenlerle, ister kâfirlere yönelik gözdağı, isterse müminlere yönelik moral desteği bakımından olsun, mesajın dünya hayatıyla ilgili olduğunu düşünmekteyiz; ancak ikinci bir anlam olarak âyetin âhirete dikkat çektiğini söylemekte de bir sakınca yoktur. Her iki durumda da âyetteki “görmek” eylemi hem hakikat anlamında olayı bizzat yaşayarak müşahede etmek, hem de bunun farkına varıp gerçeği kavramak anlamına gelmektedir.
b) بِاَيِّكُمُ الْمَفْتُونُ “Hanginizin meftun (cinlenmiş, deli) olduğunu (yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler).” Âyetin başındaki  edatına verilecek anlama göre âyetin mesajı farklılaşmaktadır.
1.  edatı “ziyade” olarak kabul edilebilir. Buna göre âyetin anlamı mealde tercih ettiğimiz gibi olur. Bu tercihte muhatapların hepsi kastedilmekte ve anlama katılmaktadır.
2. edatı fî, yani “içinde” anlamında da kabul edilebilir. Buna göre âyetin anlamı “Hanginizin, hangi grubun içinde delilik varmış, yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler” şeklini alır. Bu durumda grubun hepsi değil, bir bölümü hedef alınmış olmaktadır.
c) Âyetteki الْمَفْتُونُ el-meftûn kelimesi “fitneye veya belaya maruz kalmış, cinlenmiş, delirmiş” demektir. Onlar Hz. Peygamber’i şeytanların etkilediğini, bu nedenle böyle şeyler söylediğini iddia etmişler, bir anlamda onu suçlamışlardı. İşte âyette verilmek istenen mesaj bununla ilgilidir ve kimin şeytanlaşmış olduğunun veya şeytanın etkisinde kaldığının ya da şeytana kimin daha layık olduğunun yakında ortaya çıkacağı beyan edilmiş olmaktadır.
Buradaki el-meftûn kelimesine “azaba çarptırılmak, cezalandırılmak” anlamı da verilebilir. Çünkü Zâriyât 50/13’te bu kelime yüftenûn kalıbında fiil olarak “cezalandırılmak” anlamında kullanılmaktadır. Buna göre, kimin dünyada veya âhirette cezalandırılacağı, er veya geç, yani zamanı gelince bilinecektir, demek istenmektedir.
ıı. Yüce Allah Herkesi Çok İyi Bilmektedir
اِنَّ‭ ‬رَبَّكَ‭ ‬هُوَ‭ ‬اَعْلَمُ‭ ‬بِمَنْ‭ ‬ضَلَّ‭ ‬عَنْ‭ ‬سَب۪يلِه۪ۖ‭ ‬وَهُوَ‭ ‬اَعْلَمُ‭ ‬بِالْمُهْتَد۪ينَ “Doğrusu Rabbin, kendi yolundan kimin saptığını da çok iyi bilir; kimlerin hidâyete erdirilmiş olduğunu da çok iyi bilir.” Âyetteki اَعْلَمُ a‘lemü kelimeleri “en iyi bilmek, çok iyi bilmek”, ضَلَّ dalle fiili “sapmak, şaşırmak, şaşkınlığa düşmek”, سَب۪يلِه۪ۖ sebîlih tamlaması “Allah’ın yolu”, الْمُهْتَد۪ينَ el-mühtedîn kelimesi ise “doğru yola eriştirilmiş olanlar” demektir.
Bu âyette de bir taraftan Hz. Peygamber’in şahsında bütün zamanların müminlerine moral kazandırılmakta, diğer taraftan Mekke müşriklerinin şahsında bütün zamanların inkârcılarına gözdağı verilmesi amaçlanmaktadır. Çünkü tıpkı ikinci âyette olduğu gibi bu âyette de رَبَّ rabb kelimesi كَ kâf harfiyle birlikte kullanılmakta ve “senin Rabbin”, “senin sahibin, terbiye edicin, idarecin” vurgusu yapılmaktadır. Ayrıca Taberî’nin de isabetle belirttiği gibi, verilmek istenen mesaj, Hz. Muhammed ve ona tabi olanların hak yolda olduğunu, Kureyş kâfirlerinin ise yoldan saptığını beyanla ilgilidir. Bunun sonucunda elbette bir tehdit ve gözdağı unsuru olarak kâfirlere va‘îd, yani azabın vaad edildiği, müminlere ise va‘d, yani ödülün müjdelendiği söylenebilir.
Âyette iki kez yer alan اَعْلَمُ a‘lemü kelimesi “ism-i tafdîl”dir, yani “daha, daha çok, daha iyi, en iyi” gibi görecelilik anlamı verir. Bu kalıbın Yüce Allah’a nispetinde “daha iyi veya en iyi O bilir” şeklinde bir tercümeyi tercih etmemekteyiz. Çünkü gerçek bilgi bilgiyi de her şeyi de yaratan Rabbimizin bilgisidir. Diğer bilgilerin hepsi görecedir ve başkalarıyla mukayese edildiklerinde biri diğerine göre farklılık, fazlalık, azlık gibi nitelendirmelere sahip kılınabilir. Oysa Rabbimizin bilgisini bu şekilde bir sıralamaya tabi tutmak çok sağlıklı değildir. Bu nedenle biz özellikle Yüce Allah’a nispet edilen bu tür kalıpları “en iyi” veya “daha iyi” şeklinde değil de “çok iyi”, “tek iyi” şeklinde vermekteyiz.
İşte yorumunu yapmakta olduğumuz âyette de durum aynıdır ve Yüce Allah kimlerin sapıklıkta olduğunu, kimlerin de hidayete erdirilmiş olduğunu kendisinin bildiğini beyan etmektedir. İnsanların bilgisi değişkenlik arz eder; kısmen dünü veya günü bilebilir, aklı erdiği veya gördüğü kadar fark edebilir. Dünü veya günü kısmen bilse de yarını asla bilemez. Öyleyse insanlardan kimlerin sapık olduğunu veya sapık olacağını ya da sapıklık üzere öleceğini O’ndan başka hiç kimse bilemez. Bu durumda konuyla ilgili gerçek bilgiyi sadece Rabbimizle sınırlı tutmak gerektiği kanaatindeyiz. Bu doğrultuda ilgili âyetleri de “sadece O bilir”, “O, çok iyi bilir”, “O, gayet iyi bilir” gibi ifadelerle karşılamanın daha isabetli olacağını düşünmekteyiz. Gerçeği elbette sadece Allah bilir.
8-16. ÂYETLER:
فَلَا‭ ‬تُطِعِ‭ ‬الْمُكَذِّب۪ينَ‭ ‬﴿8﴾‭ ‬وَدُّوا‭ ‬لَوْ‭ ‬تُدْهِنُ‭ ‬فَيُدْهِنُونَ‭ ‬﴿9﴾
وَلَا‭ ‬تُطِعْ‭ ‬كُلَّ‭ ‬حَلَّافٍ‭ ‬مَه۪ينٍۙ‭ ‬﴿01﴾‭ ‬هَمَّازٍ‭ ‬مَشَّآءٍ‭ ‬بِنَم۪يمٍۙ‭ ‬﴿11﴾‭ ‬مَنَّاعٍ‭ ‬لِلْخَيْرِ‭ ‬مُعْتَدٍ‭ ‬اَث۪يمٍۙ‭ ‬﴿21﴾‭ ‬عُتُلٍّ‭ ‬بَعْدَ‭ ‬ذٰلِكَ‭ ‬زَن۪يمٍۙ‭ ‬﴿31﴾
اَنْ‭ ‬كَانَ‭ ‬ذَا‭ ‬مَالٍ‭ ‬وَبَن۪ينَۜ‭ ‬﴿41﴾‭ ‬اِذَا‭ ‬تُتْلٰى‭ ‬عَلَيْهِ‭ ‬اٰيَاتُنَا‭ ‬قَالَ‭ ‬اَسَاط۪يرُ‭ ‬الْاَوَّل۪ينَ‭ ‬﴿51﴾‭ ‬سَنَسِمُهُ‭ ‬عَلَى‭ ‬الْخُرْطُومِ‭ ‬﴿61﴾
8. O halde, gerçeği yalanlayanlara aldırış etme/onlara boyun eğme! 9. Senin onlara, onların da sana (yani birbirinize) yumuşak davranmanızı, yağcılık yapmanızı isterler. 10-13. Sürekli (yalan yere) yemin edip duranlara, aşağılıklara, (herkesi) kötüleyenlere, söz götürüp getirenlere, hayra engel olan cimrilere, saldırganlara ve günaha gömülenlere, kaba-sabalık yapanlara, ardından da kötülükle damgalı olanlara (dalkavuklara) sakın ha itâat etme! 14-15. (Fazlaca) malı ve oğulları var diye, böylesi bir insana âyetlerimiz okunduğu zaman, ‘Öncekilerin masalları!’ der. 16. Biz yakında onun burnunu sürteceğiz.”
Kalem sûresinin ilk grup âyetinde Hz. Peygamber’in durumu, muhataplarının ona karşı düşmanca tutumu, suçlayıcı ifadeleri ve onlara verilen cevap ele alındıktan sonra, bu âyet grubunda Hz. Peygamber ve bütün zamanların müminleri inşa edilmektedir. İnkârcı ve yalanlayıcı muhataplara kesinlikle itaat edilmemesi gerektiği vurgulanarak bir mümin şahsiyeti oluşturulmaktadır. Bu arada inkârcıların yağcılık yaptıkları ve şahsiyet sorunu yaşadıkları hatırlatıldıktan sonra vahye karşı alaycılıkları gündeme getirilmektedir.
a) Yalanlama-Yağcılık İlişkisi
Yüce Allah, Mekke müşriklerinin hakkı yalanladıklarını ifade ederek, onların daha başka olumsuz yanlarının bulunduğunu da beyan etmektedir. Bu çerçevede kendilerinin tavizkâr olduğu hatırlatılarak onlara boyun bükülmemesi konusu işlenmektedir.
ı. Yalancıya İtaat Edilmez
فَلَا‭ ‬تُطِعِ‭ ‬الْمُكَذِّب۪ينَ “O halde, gerçeği yalanlayanlara aldırış etme/onlara boyun eğme!” Âyetteki لَا‭ ‬تُطِعِ lâ tutı‘ fiili “itaat etmemek, boyun eğmemek, aldırış etmemek”, الْمُكَذِّب۪ينَ el-mükezzibîn kelimesi ise “yalanlayanlar” demektir.
Yüce Allah, Hz. Peygamber’i tebliğ faaliyetleri yaparken bekleyen sıkıntılar noktasında uyarmakta ve karşılaşacağı tepkilere karşı nasıl davranması gerektiğini kendisine öğretmektedir.
Burada dikkat çeken hususlardan birisi, kullanılan fiil ile ilgilidir. “İtaat etmemek” şeklinde anlaşılan لَا‭ ‬تُطِعِ‭ ‬ lâ tutı‘ ifadesi, bir taraftan boyun eğmemeyi, diğer taraftan da aldırış etmemeyi, onların arzu ve heveslerine uymamayı içermektedir. Hz. Peygamber’den ve bütünüyle ümmetten istenen şey, zalimlere meyletmemeleri, az da olsa onlara eğilim göstermemeleridir.
Aşırı baskılar neticesinde bir süre sonra yaşanacak birtakım yönelme eğilimlerinin görülebileceği gerçeğinden hareketle, çok daha önceden uyarı yapılmakta ve hatanın yapılmaması sağlanmaktadır. Hataları önceden bilip onların meydana gelmesinin önünü kesmeye çalışmak, eğitimde uygulanması gereken etkili bir metottur. Sorun çıktıktan sonra onu çözmek bir maharettir; ancak çıkmadan önce önlem almak, hataya sebep olacak yollara girmemek, yani önceden tedbiri elden bırakmamak çok daha önemlidir. Bu nedenle Kur’ân’da bazı eylemleri yapmak yasaklanmışken, bazı eylemlere yaklaşmak bile haram kılınmıştır ki bunun mantığı işte budur.
Hz. Peygamber’i yalanlayan, ona şair, mecnun veya büyücü deyip tebliğ ettiği hakikatleri reddeden müşriklere karşı nasıl bir tutum içerisinde olması gerektiğiyle ilgili olarak Yüce Allah onu bilinçlendirmekte ve müşriklerin vaatlerine kanmamasını kendisine öğretmektedir. Mekke müşrikleri sahip oldukları batıl dinî kabullere, yani şirke yönelik davetler gerçekleştirmekte, çeşitli dünyevi çıkar veya menfaatlerle Hz. Peygamber’in davetini, yani tevhidi bulandırmaya gayret etmekteydiler. Bu bağlamda ekonomik vaatlerin yanında idari görevler, yönetime katılım ve istediği kadınlarla evlenebilmeyi ona teklif etmekteydiler. İşte bu ve benzeri girişimlere karşı dik durması, onlara itaat etmemesi, boyun eğmemesi ve kendilerini ciddiye alıp itibar göstermemesi gerektiği Hz. Peygamber’e emredilmektedir.
Bu âyetten önce sözü edilen “Yüce Allah’ın yardımıyla Hz. Peygamber’in mecnun olmaması, kendisine başa kakılmayan ve engellenemeyip bitip tükenmeyen ödülün verilmesi ve üstün bir ahlaka sahip kılınması” gibi hususlar, aslında Hz. Peygamber’e Rabbimizin birer ihsanıdır, nimetidir. İşte bu ve benzeri nimetleri kendisine veren Yüce Allah’a itaat etmek demek, kendisini yalanlayanlara karşı durmak, onlara itaat etmemek ve onları ciddiye almamak demektir. Âyette verilmek istenen asıl mesaj budur.
ıı. Taviz Koparmak İçin Yağcılık Yaparlar
وَدُّوا‭ ‬لَوْ‭ ‬تُدْهِنُ‭ ‬فَيُدْهِنُونَ “Senin onlara, onların da sana (yani birbirinize) yumuşak davranmanızı, yağcılık yapmanızı isterler.” Âyetteki وَدُّوا veddû fiili “istemek, arzu etmek”, تُدْهِنُ tüdhinü fiilleri ise “yumuşak davranmak, meyletmek, yağcılık yapmak, taviz vermek, ikiyüzlülük” demektir.
a) Mekkeli müşrikler mutlak manada inkârcı oldukları için, yani sahte bir inanç ortaya koyup içlerinde inkârı gizlemedikleri için “münafık” diye isimlendirilmemişlerdi. Kendilerine uygun olan kelime “yağcı” veya “yalaka” olabilir. Bu nedenle Rabbimiz onların bu girişimlerini ifade etmek için تُدْهِنُ‭ / ‬يُدْهِنُونَ tüdhinü/yüdhinûn fiillerini tercih etmiştir. Bu fiil müşriklerin Kur’ân’a, yani vahye karşı tutumlarını ifade bağlamında Vâkı‘a 56/81’de de geçmektedir. Ayrıca Kur’ân’da “yağ” ve “yağ gibi kırmızlık” anlamında iki âyette daha geçen bu kelimenin fiil kalıbındaki anlamı “yağcılık” olarak ifade edilebilir.
b) Bu âyette Mekke müşriklerinin Hz. Peygamber’e karşı ikiyüzlü tutum ve davranışları deşifre edilmektedir. Onlar yağcılık yaparak, aslında içlerinde besledikleri kin ve nefreti göstermeyerek birtakım tavizlerin peşine düşmüşlerdi. Önceleri belki bu şekilde kararlı bir duruş beklemedikleri Hz. Peygamber’e karşı, bu defa göz boyayıcı ve aldatmaya dayalı bir tavır geliştirmişlerdi. Kendileri yapmaya alışık oldukları yağcılık ve ikiyüzlülüklerinin Hz. Peygamber’den de karşılık bulacağını düşünerek böyle bir yola tevessül etmişlerdi.
Âyetten anlaşıldığına göre, Araplar Hz. Peygamber’in tebliğine müsaade etmek ve ona yumuşak davranmak için ondan bazı ödünler istemişlerdi. Tanrılarını övmesini veya hiç olmazsa kötülememesini ve inançlarını yermemesini teklif etmişlerdir. Bunun birkaç kez tekrarlandığı, doğrudan Hz. Peygamber’in kendisine gelip veya amcası Ebû Tâlib’e gidip aradaki gerginliğin kalkması için ondan bazı tavizler istedikleri En‘âm 6/51-52, Yûnus 10/15, İsrâ 17/73-74 ve Kehf 18/28’den de anlaşılmaktadır.
c) Âyette iki kez kullanılan تُدْهِنُ‭ / ‬يُدْهِنُونَ tüdhinü/yüdhinûn fiilleri aslında “boyamak, yağlamak, sahte güler yüz göstermek” anlamlarıyla tam da müşrikleri nitelendirmektedir. Burada şöyle bir soru akla gelebilir: Müşrikler Mekke’de hâkim olmalarına, Hz. Peygamber ise azınlıkta ve zayıf bulunmasına rağmen, neden ona karşı ikiyüzlülük veya yağcılık yapmaya tenezzül etmişlerdi? Elbette genel anlamda bilindiği türden münafıklık Mekke’nin değil, Medine’nin konusudur. Çünkü orada Müslümanlar hâkim oldukları için kendilerine açıktan karşı gelemeyen inkârcılar sahtecilik yaparak inanmadıkları halde inanmış gibi davranıyorlardı. Oysa Mekke’de müşrikler için böyle bir durum yoktu. O halde neden böyle bir yağcılık yapmak durumda kalmışlardı?
Şurası kesindir ki, Mekke müşrikleri Hz. Peygamber’in bu kararlılığını önceden tahmin edememişlerdi. Çünkü ona karşı derin düşmanlık besleyerek çeşitli suçlamalarda ve hakaretlerde bulunmuşlardı. Karşılaştıkları kararlılık onları tutum değiştirmeye mecbur bırakmış, inançlarının zayıflığını deşifre ederek bazı tavizler verebileceklerini ifade etmişlerdi. Sağlam inanç taviz kabul etmez; ancak onlardaki dini inanışın temelden yanlış oluşu tavizleri de beraberinde getirmekteydi. İstedikleri tavizleri koparacakları zannıyla hareket eden bu kişiler Hz. Peygamber’in tevhid davasından vazgeçeceğini ummuşlardı. Bu sayede ona muhalefetten vazgeçip sahte güler yüz göstermeyi adeta taahhüt ediyorlardı. Hesap edemedikleri şey, karşıdaki inancın Yüce Allah’a ve O’nun eşsiz değerdeki esaslarına dayalı oluşuydu. Kendileri tavizkâr olduğu için muhataplarının da öyle olduğunu zannetmişler ve böyle bir yola başvurmuşlardı.
Kanaatimizce aslında onlar kelime oyunuyla veya kurnazlık yaparak Hz. Peygamber’in müşrik olmasını teklif etmekteydiler. Dinde gevşeklik istekleri bir anlamda inancı sulandırma girişimiydi. Çünkü onlar vahyi kabul etmiyor, onunla alay ediyorlardı. Bu nedenle Yüce Allah çok net ifadelerle Peygamberini uyarmakta, onu çok daha ileri düzeyde bilinçlendirmektedir.
d) Müşriklerin Hz. Peygamber’den neler istediği, ona neler teklif ettikleri noktasında çeşitli bilgiler aktarılmaktadır. Bu çerçevede bir süre kendi ilahlarına tapınmayı, bir süre de Yüce Allah’a tapınmayı önermişlerdi. Kendilerince aslında bir kayıp yoktu; çünkü onlar zaten Allah’a inanıyorlardı; bir süreliğine put aracılığını belki ötelemiş olacaklardı. Oysa böyle bir teklifte Hz. Peygamber ve davası için büyük bir tehlike ve yıkım vardı. Çünkü Hz. Peygamber onların putlarını hiçbir şekilde kabul etmiyordu. Kâfirûn 109/4’te ifade edildiğine göre, Peygamber Efendimiz hiçbir zaman putlara tapmamış, putperestlik yapmamıştı. Hz. Peygamber risalet öncesinde de sonrasında da, yani bir anlamda bütün hayatı boyunca puta tapmayı dinsizlik olarak görüyordu. Bu noktada koparacakları en küçük taviz bile Hz. Peygamber’in davetini geçersiz kılacak ve anlamsızlaştıracaktı.
e) Sûrenin dördüncü âyetinde dile getirilen “Hz. Peygamber’in muhteşem bir ahlaka sahip kılınışı”, onun dik durmasını, tavizkâr olmamasını, kâfirlere boyun eğmemesini, onlardan yana tavır koymamasını, yanlış ve batıl inançları meşrulaştıracak anlayışlara hizmet etmemesini gerektirmektedir. Sûrenin ilk âyetinde yemine konu olan kalem de yazılanlar da hakka hizmet ederlerse yemine layık olurlar. Yoksa kalemin ve yazılanların sahipleri eğer Mekke müşrikleri gibi inkâra, yağcılığa ve tavizkârlığa hizmet ediyorsa o kalemler de yazılanlar da sahipleri de saygıdeğer olamazlar. Yağcı diller, yağcı kalemler ve onları dinleyenler yüce ahlâktan nasibini almayan kötü niyetli kişilerdir.
Hûd 11/113’te de açıkça beyan edildiği üzere, bütün zamanların müminleri hiçbir zalime yanaşmamalı, onlardan yana tavır koymamalı ve onlara yaltakçılık yapmamalıdır. Aksi takdirde hem dünyevi sıkıntılar anlamında “hasret ateşi”, hem de âhirette “cehennem ateşi” kendilerine dokunacaktır. Yalanlayanlar ile zalimleri aynı yerde buluşturan şey, Lokmân 31/13’te belirtildiği gibi sahip oldukları şirkin zulüm olmasıdır. Allah için adalet O’nu tevhid dairesinde kabul etmek ve inanca ortak bulaştırmamaktır. Allah için zulüm ise hakkı birlenmek olan Yüce Allah’a ortak koşmak anlamında şirktir. Allah için tevhid adalettir; şirk ise zulümdür. Bu âyetlerde verilmek istenen mesajın özü budur.
Elbette risaletin ilk dönemlerinde indirilen bu sûrenin âyetlerinde muhatap Hz. Peygamber’dir. Ancak mesele sadece Hz. Peygamber’i bu noktada uyarmaktan ibaret olamaz. Müslüman kimliği oluşturmak için onun şahsında bütün müminler mesaja dâhil edilmeli ve âyetlerden güncel ve evrensel sonuçlar çıkartılmalıdır. Bu cümleden olarak, zaman zaman karşılaşıldığı gibi inançtan tavizler kopartma girişimlerine karşı uyanık davranmak gerekir. Konjonktür denilen “duruma ve ortama göre hareket etmek”, inançtan, ahlaktan ve farz ibadetlerden taviz verme noktasına varıyorsa burada büyük bir sorun var demektir. Başkaları memnun olacak diye veya dünyevi herhangi bir menfaat elde edileceği beklentisiyle Yüce Allah’ın buyruklarını ciddiye almamak, O’nun gazabını gerektirecek kabullere sahip olmak veya eylemlere kalkışmak akıllıca bir davranış olamaz. Hiçbir şey uğruna dinden taviz verilemez, verilmemelidir; çünkü taviz tavizi getirir ve kişi inandığı doğruları yaşamadığı sürece yaşadığı yanlışlara inanmaya başlar. İşte bu durum tam bir felakettir, büyük bir kayıptır.
Yüce Allah Bakara 2/120’de Yahudî ve Hıristiyanların kendi dinlerine uymadığı sürece Hz. Peygamber’den razı olmayacaklarını beyan etmektedir. Kur’ân bütünlüğünde bakıldığında bir anlamda müşriklerin isteğinin de bu türden bir arzu olduğunu şimdilerde rahatlıkla söyleyebiliriz. Dini inançların istisna kaldırmayacağı gerçeğinden hareketle, bu tür taviz isteklerine itibar edilmemesi gerektiği her zaman bilinmeli ve uygulanmalıdır.
Güncel örneklerle söylemek gerekirse, itibar kazanmak, birilerinin gözüne girmek, ekonomik menfaat temin etmek, meşhur olma sevdasına kapılmak, belli makamlara veya görevlere gelmek, izleyici oluşturmak veya olanları daha da arttırmak gibi beklentilerle yapılan omurgasız davranışlar sahibini kimliksizleştirir, omurgasızlaştırır, dik durmasını engeller. Mekkeli müşrikler, yani o günün devleti veya yöneticiler Hz. Peygamber’den taviz koparmak istemişlerdi; oysa günümüzde bu durum tersine döndü ve fertler menfaat temini için yönetici veya güçlü olduğu sanılan kişilere dalkavukluk yapmaya başladılar. O gün kalabalıklar veya yöneticiler bu yağcılığı yaparlarken, bugün fertler karşı taraftakine şirin görünmek için çevirmedik numara, atmadık takla bırakmıyorlar. Günümüzde karşılıklı taviz koparma işleminde maksat, çevreden veya gruptan aferin almak, onlara şirin görünmek ve “bizim adamımızdır, bundan daha bilgilisi yoktur, asıl kahraman ve adam bizden olandır” şeklinde sahte övgülere muhatap olmaktır.
Yöneticiye, amire, işverene ve benzer kişilere şirin görünmek için yapılan bu dengesiz davranışlar toplumda derin yaralar ve şahsiyet yıpranması oluşturmakta, dengesiz ilişkiler meydana getirmekte ve adeta insanların gerçek yüzlerini gizlemeye neden olmaktadır. Böylece birbirine güvenmeyen, ilişkileri menfaat merkezli olan, sahte dostluk numaralarıyla işi idare etmeye alışan bir nesil meydana gelmektedir. Bu gibi insanlar şeref ve onuru sahte dostların yanında ararlar ki bu derin bir yanılgıdır. Çünkü izzet, şeref ve itibar bütünüyle Allah’ın yanındadır. Onuru yanlış yerde arayanlar onursuzlaşırlar, omurgasızlaşırlar. Öyleyse haysiyet ve şeref doğru yerde aranmalıdır. Gerçek izzet, şeref ve onur Yüce Allah’a, Hz. Peygamber’e ve müminlere aittir. Bunlarla yapılan dostluk gerçektir ve iki âlemde de sonucu olan dostluk budur, vesselâm.
b) İtaat Edilmeyecek Bazı Ahlâkî Zaaf Sahipleri
Yüce Allah yorumunu yaptığımız bundan önceki iki âyette çok önemli bilgiler verdikten sonra Hz. Peygamber’i ve bütün zamanların müminlerini uyarmaya devam etmekte, bu defa yağcılıktan farklı, ancak benzer sonuçlar doğuran diğer ahlakî zaafların sahiplerine itaat edilmemesi gerektiğini gündeme getirmektedir. Burada dikkat çeken nokta, söz konusu sıfatların ilgili kişiler için “mübalağa” kalıbında, yani “abartı” ve “çok çok” anlamını içerecek şekilde getirilmesidir.
ı. Yalan Yere Yemin Edenler, Aşağılık Kişiler
وَلَا‭ ‬تُطِعْ‭ ‬كُلَّ‭ ‬حَلَّافٍ‭ ‬مَه۪ينٍۙ“Sürekli (yalan yere) yemin edip duran aşağılıklara itaat etme!” Âyetteki لَا‭ ‬تُطِعِ lâ tutı‘ fiili “itaat etmemek, boyun eğmemek, aldırış etmemek”, حَلَّافٍ hallâf kelimesi “(yalan yere) sürekli yemin eden”, مَه۪ينٍۙ mehîn sözcüğü ise “alçak, aşağılık” demektir.
Yüce Allah, bu âyetin başında getirdiği “itaat etme, aldırış etme, boyun eğme” şeklindeki emriyle bağlantılı olarak çeşitli nitelikleri sıralamakta, bir anlamda ilk sıfatın sonuçlarını madde madde gündeme getirmektedir.
a) İtaat etmemeye konu ilk hatırlatma “sürekli yemin etme”yle ilgilidir. Âyetteki حَلَّافٍ hallâf kelimesi sadece burada “mübalağa” denilen abartı kalıbında getirilmiştir. Bunun sebebi, bu tür yemin sahiplerinin bu işi sürekli yaptıklarının ortaya konulmasıdır.
Bu kelime Kur’ân’da çeşitli âyetlerde yahlifûne şeklinde fiil kalıbında genellikle “münafıkların yeminleri” için kullanılmaktadır. Ayrıca bu tür ikiyüzlülerin mahşerde de aynı işe tevessül edecekleri, yani orada da yalan yere yemin edecekleri beyan edilirken de aynı kelime onlara nispet edilmektedir. Sadece bir örnekte müminlerden yalan yere yemin edenler için bu kelime tercih edilmektedir. Anlaşılan o ki bu kelimede “yalan yemin” anlamı bulunmakta ve sahipleri yeminlerini yalana odaklamaktadırlar. İşte yorumunu yapmakta olduğumuz âyette de aynı durum söz konusudur.
Sürekli yemin, kötü ve art niyetli olarak Allah’ın adını her işe karıştırmak, isminin yüceliğini zedelemek ve O’nu hafife almak anlamına gelebilir. Aslında yemin bir zorunluluk halinde hakkı elde etmek için yapılan bir destek ifadesidir. Bunu sıradanlaştırmak yeminin etkinliğini ve yapılış amacını ortadan kaldırır. Allah’ın adını anmak elbette önemlidir; ancak bunu başka amaçlar için kullanmak zikrin ve yeminin anlamını yitirmesine sebep olabilir.
Allah’a yemin etmek aslında O’na sığınmayı, O’nun adından yardım istemeyi ve O’nu anarken adeta titremeyi gerektirir. İşte bu hassasiyeti göz ardı edenler olabileceği için, olur olmaz yerde, vara yoğa Yüce Allah’a yemin edenlerin aslında yüreklerinde başka bir amaç gizledikleri anlaşılır. Onların bu duyarsız halleri kendilerinin yeminsiz insanlar olmasına da neden olacaktır. Yüce Allah, müşriklerin bu halleriyle içlerinde gizli gündemlerinin bulunduğunu müminlere haber vermektedir. Demek ki bu müşrik ileri gelenler veya benzer şekilde yalan yere yemin edenler yeminleriyle hakikatleri gizlemeye çalışmaktaydılar. İşte âyette bu tip insanlara itaat ve aldırış edilmemesi, onlara boyun eğilmemesi emredilmektedir.
b) Âyetteki ikinci sıfat مَه۪ينٍۙ mehîn sözcüğüdür. M-h-n kökünden gelen bu kelime “alçak, aşağılık, şerefsiz, haysiyetsiz, her kalıba giren, değersiz, yalancı, kendisini küçük düşüren” demektir. Kur’ân’da dört âyette geçen bu kelime, insanın yaratıldığı sıvının sıfatı olarak “basit”, ayrıca sözünü ifade edemeyen kişinin sıfatı olarak da “değersiz” anlamlarına gelmektedir. İşte kendisine itaat edilmemesi istenen tipin ikinci özelliği bu şekilde belirlenmektedir. İmam Ferrâ’ya göre bu kelime burada “günahkâr” anlamındadır.
Anlatılmak istenen husus, bu tip insanların görüşlerinin olmadığı ya da sözlerinin çok basit, değersiz, anlamsız, kendisini küçük düşüren, aşağılık, içi boş, yalan, her kalıba dökülen ve her fenalığa sürükleyen, rezil, rüsva türden ifadeler içerdiği şeklindedir. Sürekli yalan yere yemin eden kişinin aslında böyle değersiz sözlerin sahibi olduğu, onun dikkate değer bir fikrinin olamayacağı, çünkü bütün ilişkilerinin yalana ve menfaate dayalı şekillendiği beyan edilmiş olmaktadır.
ıı. Gıybet Edenler, Laf Taşıyanlar
هَمَّازٍ‭ ‬مَشَّآءٍ‭ ‬بِنَم۪يمٍۙ “(Herkesi) kötüleyen, söz götürüp getirenlere de (itaat etme)!” Âyetteki هَمَّازٍ hemmâz kelimesi “çok çok ayıplayan, dedikodu yapan”, مَشَّآءٍ meşşâ’ sözcüğü “çok yürüyen, yürüten, söz taşıyan, kovuculuk yapan”, نَم۪يمٍۙ nemîm kelimesi ise “hafif ses, laf taşımak, kovuculuk” demektir.
Bu âyette kınamaya veya kendisine itaat edilmemesi gereken kişilere dair iki sıfat daha yer almaktadır. Önceki âyette dile getirilen “yalan yere yemin edenler”in diğer sıfatları olarak önce “aşağılık kişiler” oldukları, ardından da diğer sıfatlar getirilmektedir.
a) Müşrikler sürekli olarak dedikodu yapanlar şeklinde tanıtılmaktadır. Hümeze 104/1’de geniş bir şekilde ele aldığımız üzere, Kur’ân’da sadece burada geçen هَمَّازٍ hemmâz sıfatı “çok çok ayıplayan, arkadan atan, küçümseyen, ayıp arayan, dedikodu yapan, gammazlayan, gıybet eden, el ile çimdikleyen, dürten, kakan, vuran, sıkıştıran, ısıran, kıran, yere çalan” gibi anlamlara gelmektedir. Bu anlamlar gereği hemmâz, “gammazlığı âdet ve sanat haline getiren, gerek el, gerekse dil ile, maddeten veya manen, şunu bunu itip kakmayı ve kırıp incitmeyi âdet edinmiş dedikoducular” için kullanılır.
Râzî’nin ifadelerine göre hemz/hemmâz, “iftira atmak, gıybet etmek, el hareketleriyle, yüze karşı, açıkça ayıplamak, insanlara lakaplar takmak, göz hareketleriyle karşısındakini kızdırmak” demektir. Mekke döneminde Müslümanların inançlarıyla ilgili yaşanan tecrübe, önceleri ilgisizlik, umursamazlık, ciddiye dahi alınmama şeklindeyken, daha sonra bu durum, alaycılığa ve rahatsız etmeye dönüşmüştü. Yorumunu yapmakta olduğumuz Kalem 68/11’de, Hz. Peygamber’i arkadan çekiştiren ve ayıplayan hiç kimseye itaat edilmemesi emredilirken, böyle davrananların sonunun hüsran olacağı beyan edilmektedir.
Kur’ân’da, Müslümanların birbirleriyle alay etmeleri Hucürât 49/11’de yasaklandığı gibi, Bakara 2/13’te Müslümanlarla alay eden, inançlıları sefih, düşük ve değersiz olarak görenler de kınanmaktadır. Alaycılık, İblis ahlaksızlığıdır. Çünkü ilk defa alaycılığı o yapmıştır. Hz. Âdem’i beğenmediği için, ilâhî emre boyun eğmemiş, sonuçta huzurdan kovulmuştu. İnananlarla alay etmeyi en çok gerçekleştirenlerden biri de Hz. Nûh’un kavmidir; ancak onlar da hak ettikleri cezaya çarptırılmışlardır.
İşte Kalem 68/11’de Yüce Allah kendilerine itaat ve aldırış edilmemesi gereken insan tipinin bir başka özelliğini bu şekilde belirlemekte, bütün zamanların müminlerine bu noktada ders vermekte ve duyarlı olmaları için kendilerini bilgilendirip inşa etmektedir.
b) Olumsuz sıfatların sahipleri olarak burada zikredilen bir diğer özellik “laf taşıyıcılık veya kovuculuk”tur. Kur’ân’da sadece bir defa kullanılan ‭ ‬مَشَّآءٍ‭ ‬بِنَم۪يمٍۙ meşşâin bi nemîm şeklindeki bu sıfat tamlamasında verilmek istenen mesaj, her iki kelimenin de ortak anlamı olarak “kovuculuk”la ilgilidir. Yüce Allah bu şekilde laf taşıyıcılık yapanları ve kovuculuktan nemalananları deşifre etmekte, onlara hiçbir şekilde itaat edilmemesi gerektiğini bildirmektedir. Yazır’ın ifadesiyle bu işi yapanlara hafiyecilik ve boşboğazlık yapanlar da denmektedir.
Yüce Allah öncelikle Hz. Peygamber’i ve ardından bütün zamanların müminlerini söz konusu kişilere karşı dikkatli olmaları noktasında uyarmaktadır. Bunlar sürekli olarak bu işle meşgul olup insanların huzurunu kaçırmakta, toplumda dirlik ve düzenin tesis edilmesini engellemeye çalışmaktadırlar. Bu hastalığa tutulanların bilinmesi ve onlara aldırış edilmemesi gerektiği hatırlatılmaktadır. Demek ki vahyin indirildiği dönemlerde Hz. Peygamber’in etrafında bu tür insanların bulunacağı ve kendisini etkilemeye çalışacakları haber verilmekte, kendilerine itaat etmemesi ve onları ciddiye dahi almaması gerektiği ona öğretilmektedir. Bu arada getirecekleri haberlerin doğru olup olmadığı araştırılarak, muhtemel hataların önünün kesilmesi de Hucürât 49/6’da özellikle emredilmektedir.
ııı. Cimriler, Zorbalar, Günaha Gömülenler
مَنَّاعٍ‭ ‬لِلْخَيْرِ‭ ‬مُعْتَدٍ‭ ‬اَث۪يمٍۙ “Hayra engel olan cimrilere, saldırganlara ve günaha gömülenlere (de itaat etme)!” Âyetteki مَنَّاعٍ mennâ‘ kelimesi “çok engel olan, hiç vermeyen”, الْخَيْرِ el-hayr sözcüğü “hayır, mal”, مُعْتَدٍ mu‘ted kelimesi “zorba, zalim, hak-hukuk tanımayan”, اَث۪يمٍۙ esîm sözcüğü ise “günahkâr, günaha gömülmüş, günah yüklü” demektir.
Yüce Allah bu âyette kendilerine itaat edilmemesini istediği kişilerin üç sıfatını daha zikretmektedir. Sırasıyla onları tanıtmaya çalışalım.
a) Âyetteki مَنَّاعٍ‭ ‬لِلْخَيْرِ mennâ‘ın li’l-hayr ifadesi “hayra çokça engel olan, hiç hayır yapmayan kişi” demektir. Kur’ân’da bir de Kaaf 50/25’te geçen bu ifade iki anlam verebilir.
1. Âyetteki mennâ‘ kelimesini “menetmek, cimrilik”, el-hayr sözcüğüne de “mal-mülk” olarak yorumlayanlara göre ilk anlam, bu kişilerin hiç kimseye mal vermemesi ve hiçbir şekilde hiç kimseye ekonomik anlamda yardım etmemesidir. Bakara 2/180, Me‘âric 70/21 ve ‘Âdiyât 100/8. âyetlerden delil getirerek, buradaki الْخَيْرِ el-hayr kelimesinin “mal, eşya, servet” anlamına geldiğini belirtmeliyiz. Bu durumda ifade edilmek istenen anlam, bu insan tipinin aşırı mal ve servet düşkünlüğü nedeniyle özellikle çok cimri olduğudur.
2. Diğer ihtimale göre ise âyetteki el-hayr kelimesi mutlak anlamda “hayır, iyilik” anlamına gelmektedir. Böylece maksat, ailesini ve çocuklarını hayırdan, yani İslâm’a girmekten engelleyen Velîd b. Muğîra ve onun şahsında bunu yapan herkesle ilgili olur.
Demek ki bu sıfat hiç kimseye hiçbir şekilde iyilik yapmamayı ifade etmektedir. Hayır konusunda kilitlenmiş, hiç kimseye zırnık koklatmayan, en küçük iyiliği bile engelleyen bu insan tipi hakkında Mâ‘ûn sûresinin son âyetinde de bilgi verilmektedir. Bu durumda başta Hz. Peygamber olmak üzere bütün zamanların müminleri böylesi insanlara itaat etmemeleri gerektiği noktasında bilinçlendirilmektedir.
b) Âyetteki ikinci olumsuz sıfat مُعْتَدٍ mu‘ted kelimesiyle ifade edilmektedir. Bu kelime “zorba, haddi aşan, hakkı çiğneyen, hak-hukuk tanımayan, alabildiğine zalim, kepazeliğin her türlüsünü yapan kişi” anlamlarına gelmektedir. Kur’ân’daki kullanımlarına bakıldığında bu kelime aynı anlamlarda Kaaf 50/25 ve Mütaffifûn 83/12’de geçmektedir. Ayrıca el-mu‘tedî(û)n şeklinde çoğul kalıpta “kalbi mühürlenenler”, “haddi aşan saldırganlar”, bu nedenle “Allah’ın sevmediği kişiler” anlamlarına da gelmektedir.
Yüce Allah’ın sevgisini vermediği bu insan tipi, Râzî’nin de isabetle vurguladığı gibi her türlü kötülük ve kepazelikte doruk noktadadır ve kendilerine itaat edilmemesi gerektiği özellikle hatırlatılmaktadır.
c) Olumsuz nitelikler bağlamında âyette zikredilen bir diğer sıfat ise اَث۪يمٍۙ esîm sözcüğü ile gündeme getirilmektedir. Bu kelime mübalağa kalıbındadır ve “günahkâr, günaha gömülmüş, günah yüklü, günahtan beslenen, sürekli olarak günahla anılan, ondan nemalanan” gibi anlamlara gelmektedir.
Bu kelime bu kalıpta Kur’ân’da yedi kez yer almaktadır; hepsinde de aynı anlamı vermektedir. Bu özellik her ne bakımdan olursa olsun, her türlü günaha bulaşan, dadanan ve ondan beslenen insan tipini tanıtmaktadır ve bu gibilere itaat edilmemesi müminlere emredilmektedir.
ıv. Kaba-Sabalar, Soysuz Hayırsızlar
عُتُلٍّ‭ ‬بَعْدَ‭ ‬ذٰلِكَ‭ ‬زَن۪يمٍ‭ ‬“Kaba-sabalara, ardından da kötülükle damgalı (dalkavuk) olan (hiç kimseye sakın ha itâat etme)!” Âyetteki عُتُلٍّ ‘utüll kelimesi “kaba, zalim, gaddar”, بَعْدَ‭ ‬ذٰلِكَ ba‘de zâlike ifadesi “bundan öte, üstelik, buna ilaveten”, زَن۪يمٍ zenîm sözcüğü “faydasız, fırıldak, hayırsız, nesepsiz, kötülükle damgalı” demektir.
Bu âyette de kınamaya veya kendisine itaat edilmemesi gereken kişilere dair son iki sıfat yer almaktadır. Oldukça dikkat çeken ve Kur’ân’da sadece birer kez kullanılan bu nitelikler hakkında kısaca bilgi vermekle yetineceğiz.
a) Burada sözü edilen olumsuz özelliklerden birisi عُتُلٍّ ‘utüll kelimesi ile dile getirilmektedir. Bu kelime “kaba-saba, zalim, ihtiraslı, duygusuz, gaddar, iri-yarı, koca karınlı, hilkat garibesi, çok yiyen” anlamlarıyla tipik tek dünyalılığı ifade etmektedir. Söz konusu sıfatla kimin kastedildiği noktasında çeşitli isimler zikredilmiş olsa da, aslında 10. âyette yer alan küll kelimesi maksadın genel olduğunu ve bir kişiye veya bir döneme indirgenmemesi gerektiğini ortaya koymaktadır.
Her türlü kabalığı yapan, Türkçemizde “yontulmamış, kalas” kelimeleriyle ifade ettiğimiz bu tip insanlar ölçü tanımayan, nerede ve nasıl davranması gerektiğini bilmeyen, muhataplarını kırıp incitmekten zevk alan ve böylece had-hudud tanımayacak şekilde olumsuzluk sergileyenlerdir. İşte böylesi insanlara da itaat ve aldırış edilmemesi müminlerden istenmektedir.
b) Bu âyet grubundaki son olumsuz özellik ise زَن۪يمٍ zenîm sözcüğü ile dile getirilmektedir. Bu kelime “faydasız, fırıldak, hayırsız, dalkavuk, soysuz, nesepsiz, topluma yamanan, kötülükle damgalı” demektir. Kelimeye âlimlerimizin verdiği anlamlardan hareketle, bu kişilerin özellikle asalak tipler olduğu, yüzsüzlük yaptıkları ve diğer özellikleri bir tarafa, o kadarla yetinmeyip başka ahlaksızlıklara da tevessül ettikleri anlaşılmaktadır.
Yüce Allah bu âyet grubunda dokuz olumsuz sıfat saymakta ve bu sıfatlara sahip kişilere itaat ve aldırış edilmemesi, onların dikkate alınmaması gerektiğini başta Hz. Peygamber olmak üzere bütün zamanların müminlerine emretmektedir. Sürekli yalan yere yemin edip duran, aşağılık işler yapan, gıybet edip laf taşıyan, cimrilik ve zorbalık yapan, günaha dalan, kaba-saba ve soysuz kişilere hiçbir şekilde itibar edilmemesi öğretisi bu âyet grubunun asıl mesajını oluşturmaktadır.
c) Ahlâkî Zaafın Bazı Nedenleri ve Sonuçları
Önceki âyetlerde sıralanan olumsuzlukların nedeninin ne olduğu, bu kişilerin başka neler söyledikleri ve sonlarının nasıl şekilleneceği konusu ise devam eden âyetlerde ele alınmaktadır.
ı. Fazla Servet ve Çocuklar Kişiyi Azgınlaştırabilir
اَنْ‭ ‬كَانَ‭ ‬ذَا‭ ‬مَالٍ‭ ‬وَبَن۪ينَۜ “(Fazlaca) malı ve oğulları var diye.” Âyetteki اَنْ‭ ‬كَانَ en kâne ifadesi “var diye”, ذَا‭ ‬مَالٍ zâ mâl tamlaması “mal-mülk, servet sahibi”, بَن۪ينَۜ benîn kelimesi ise “oğullar, çocuklar” demektir.
a) Başındaki اَنْ en edatı gereği bu âyetin hem önceki âyetlerle hem de sonraki âyetle ilişkili olarak anlaşılması mümkündür. Râzî’nin detaylandırarak ele aldığı bu ihtimalleri hatırlatarak âyeti incelemek istiyoruz.
1. Bizim de tercih ettiğimiz ilk ihtimale göre âyet bir sonraki âyetle ilişkili olabilir. Buna göre, yorumunu yapmakta olduğumuz âyet “sebep”, sonraki âyet ise “sonuç” olur. Bu doğrultuda verilmek istenen mesaj ve âyetlerin anlamı şöyledir: “(Fazlaca) mal ve oğulları var diye, böylesi bir insana âyetlerimiz okunup aktarıldığı zaman ‘Öncekilerin masalları!’ der.” Önceki âyetlerde dile getirilen olumsuz sıfatların sahibi olan bu insan tipi, belli şımarıklıkların sonucu olarak Allah’ın âyetlerini ve dolayısıyla Hz. Peygamber’in risaletini inkâra yeltenmektedir.
2. Diğer ihtimale göre ise âyet önceki âyetlere bağlıdır. Orada sayılan dokuz olumsuz niteliğin sebebi işte bu âyette verilmiş olur. Buna göre âyetlerin meali ve mesajı şu şekli alır: “(Fazlaca) malı ve oğulları var diye sürekli (yalan yere) yemin edip duranlara, aşağılıklara, (herkesi) kötüleyenlere, söz götürüp getirenlere, hayra engel olan cimrilere, saldırganlara ve günaha gömülenlere, kaba-sabalık yapanlara, ardından da kötülükle damgalı (dalkavuk) olanlara sakın ha itâat etme!”Bu durumda yorumunu yapmakta olduğumuz âyet “sebep”, önceki âyetlerdeki özellikler ise “sonuç” olmaktadır.
Özellikle bu ikinci ihtimal doğrultusunda Hz. Peygamber’e yönelik dolaylı bir uyarının yapılmış olma ihtimali de vardır. Yani söylenmek istenen şu olabilir: “Ey Peygamber! Sakın hâ, fazlaca malı ve oğulları var diye belki sana faydası dokunur ümidiyle şu şu kişilere itaat etmeyesin!”
b) Âyetin başındaki اَنْ‭ ‬كَانَ en kâne ifadesi “var diye” şeklinde tercüme edilmektedir. Bu ifadenin tercümesinde bazı ihtimaller bulunmaktadır.
1. Buna göre اَنْ en edatının başında gizli bir lâm harfi var kabul edilir. Bu durumda ifade لِاَنْ‭ ‬كَانَ lien kâne takdirinde anlaşılmış olur ve “var diye” şeklinde tercüme edilir.
2. Diğer ihtimale göre ise söz konusu ifadenin başında bir soru edatı var kabul edilir. Buna göre ifade اَئِنْ‭ ‬كَانَ‭ ‬ ein kâne veya أأنْ‭ ‬كَانَ een kâne takdirinde anlaşılmış olur ve “var diye mi? -diği için mi?” şeklinde tercüme edilir.
c) Pek çok âlimimiz yorumunu yapmakta olduğumuz bu âyet grubunun özellikle Velîd b. Muğîra hakkında indirildiğini kabul etmektedir. Tıpkı Müddessir 74/11-15. âyetlerde dile getirildiği gibi, zengin oluşu ve fazla sayıda oğullarının bulunuşu bu görüşün gerekçesidir. Ancak uyarıların başında 10. âyette kullanılan küll kelimesi, maksadı bir kişiyle değil, bu nitelikteki insan tipiyle ilişkilendirmemiz gerektiğini ortaya koymaktadır. Şüphe yok ki Velîd bu tipin elebaşlarından birisidir; ancak mesaj onunla sınırlı değildir.
d) Bu arada âyetin mesajını incelerken genellemeci bir mantık yürütmek de doğru değildir. Çünkü her mal ve servet sahibinin veya fazla sayıda oğulları ya da çocukları olan kişilerin bu şekilde davranacağı söylenemez. Mal ve servet sahibi olmak bu noktada bazı insanların şımarmasına ve olumsuz tavır sergilemesine neden olabilir; ancak hepsinin böyle olması gerekmediği gibi, söz konusu davranışları yapan herkesin fazlaca mal ve oğul sahibi olduğu da iddia edilemez. Azgınlık için servet şart değildir; serveti olan herkes de azgınlaşmaz.
Günümüzde azgınlığın ölçüsü ve nedenleri yeni boyutlar kazanmıştır. Şimdilerde servete, yakınlara veya kalabalık oluşa bakılmadan, bazen tek başına, bazen de gruplar, örgütler, dernekler veya devletler halinde durdukları yerden yazdıklarını internet aracılığı ile dünyaya servis edenler, tiyatro, film, karikatür, kitap, makale gibi araçlarla yapmak istediklerini rahatça ve sınır tanımadan gerçekleştirenler vardır.
Burada vurgulanan husus, kişilerin azgınlık yapma konusunda sınır tanımamalarıdır; işte bütün zamanların müminleri bu noktada bilinçlendirilmekte, kendilerine böyle insanlara itaat ve aldırış edilmemesi, bir anlamda boyun bükülmemesi gerektiği beyan edilmektedir.
ıı. Vahye İftira Felakettir
اِذَا‭ ‬تُتْلٰى‭ ‬عَلَيْهِ‭ ‬اٰيَاتُنَا‭ ‬قَالَ‭ ‬اَسَاط۪يرُ‭ ‬الْاَوَّل۪ينَ “Böylesi bir insana âyetlerimiz okunup aktarıldığı zaman ‘Öncekilerin masalları!’ der.” Âyetteki تُتْلٰى tütlâ fiili “okunmak, aktarılmak”, اٰيَاتُنَا âyâtünâ tamlaması “âyetlerimiz”, قَالَ kaale fiili “demek, söylemek”, اَسَاط۪يرُ‭ ‬الْاَوَّل۪ينَ esâtııru’l-evvelîn tamlaması ise “öncekilerin masalları” demektir.
Fazla serveti ve oğulları olan, ayrıca sûrenin 8-13. âyetlerinde dile getirilen olumsuz özelliklerin sahiplerinin asıl suçlayıcı ifadesi işte bu âyette gündeme getirilmektedir. Onların meselesi vahye karşı çıkmak ve risaleti reddetmekti; burada da ele alınan konu budur.
a) Âyette geçen تُتْلٰى tütlâ fiili “okunmak, aktarılmak, hatırlatılmak, tebliğ edilmek, gündeme getirilmek, peşinden gidilmek, takip edilmek” gibi anlamlara gelmektedir. Tilâvet kelimesinin anlamı hakkında daha önce geniş açıklamalar yapmıştık. İlgili fiilin buradaki anlamı “aktarılmak” şeklinde olmalıdır; çünkü bağlam bunu zorunlu kılmaktadır. Kendilerine aktarılan “âyetler” ise şüphesiz vahyin her bir parçasıydı, yani Kur’ân hakikatleriydi.
b) Mekke müşrikleri vahye karşı suçlayıcı ifadelerini “öncekilerin masalları” anlamına gelen اَسَاط۪يرُ‭ ‬الْاَوَّل۪ينَ esâtııru’l-evvelîn tamlaması ile dile getirmekteydiler. Mütaffifûn 83/13’te geniş bir şekilde ele aldığımız üzere, bu tamlamayı dile getirenler inkârcı insanlardır. اَسَاط۪يرُ‭ ‬الْاَوَّل۪ينَۜ esâtııru’l-evvelîn kavramı, “öncekilerin, eskilerin, geçmişin masalları” diye tercüme edilmekte ve Kur’ân’da dokuz yerde geçmektedir. Bu ifade bazı âyetlerde “mahşerle ilgili özel âyetler, yani diriltilme”, bazılarında ise “kıyamet ve mahşeri de içeren vahiy ile indirilen her şey” olarak anlaşılmalıdır.
Bazıları bu kavramın sadece Kur’ân kıssalarıyla ilgili olduğunu zannetseler de, esasında Mekke müşriklerinin hedefinde sadece kıssalar değil, bütünüyle Kur’ân bulunmaktaydı. Zaten özellikle Furkaan 25/5’teki iftira cevaplanırken 6. âyette Kur’ân’ı Yüce Allah’ın indirdiği beyan edilmekte ve bu konudaki suçlama ve iftiralar bütünüyle reddedilmektedir.
Bu tip insanlar, esasında Yüce Allah’ın âyetlerini inkâr ettikleri için, bu kapsamda peygamberlik kurumunu ve bütünüyle vahiy kültürünü reddediyorlardı. Her ne vesileyle kendilerine bir gerçek hatırlatılmış olsa tereddütsüz onu inkâr ediyorlar, hakikatin yanından geçmeye bile tahammül edemiyorlardı. Çünkü biliyorlardı ki, dinleseler inanacaklardı. İnanmamak için dinlememeyi tercih ediyor, dinleyenleri engelliyor, vahyin okunması esnasında gürültü çıkartarak onun sesini ve etkisini kısıp kapatma yolunu tercih ediyorlardı.
Sûrenin özellikle sekizinci âyetinden itibaren ele alınan ve başta Hz. Peygamber’in ve onun şahsında bütün Müslümanların kendilerine itaat etmemeleri gerektiği bildirilen nankör ve inkârcı müşrik tipin en önemli tanınma yolu işte bu cümle ile ortaya konulmaktadır. Bunlar Yüce Allah’ın âyetlerine “eskilerin masalları” diyerek vahiy ile alay etmektedirler. Âl-i İmrân 3/186’da mucizevî bir şekilde hatırlatıldığı üzere, şimdilerde de benzer cümleler duyulmakta ve bunların eziyetlerine karşı sabırlı olmak, yani kendi sağlam inancında ısrarcı ve sebatkâr olmak bütün zamanların Müslümanlarından istenmektedir.
ııı. Azgınlar Azapla Damgalanacaktır
سَنَسِمُهُ‭ ‬عَلَى‭ ‬الْخُرْطُومِ “Biz yakında onun burnunu sürteceğiz.” Âyetteki نَسِمُ nesimü fiili “damgalamak”, الْخُرْطُومِ el-hurtuum kelimesi ise “hortum, burun” demektir.
Yorumunu yapmakta oluğumuz âyet grubunun son cümlesini oluşturan bu ifade, vahye karşı kibir içerisinde bulunan inkarcı nankörlerin nasıl bir akıbet yaşayacağını beyan etmektedir. “Hortumun damgalanması” ifadesi aslında bir mecazdır ve kişinin kurtulamayacağı bir zillet ile buluşturulması demektir.
a) “Burundan damgalanma” mecaz olduğuna göre, bu mecazın gerekçesini anlamak gerekir. Yani “insan neden burnundan damgalanır?” İnsan bedeninde ilk bakılan organ yüzdür; yüzün ilk görülen ve belirgin kısmı ise burundur. Bir kişiyi zillete düşürmek için onun burnunun sürtülmesi genellikle yeterlidir.
Hem yalancılığının hem de kibrinin timsali olan ve kıl aldırmadığı burnundan damga yiyenin onu damgalayan kişi karşısındaki acizliği ve zilleti bu şekilde ortaya konulmaktadır. Burnu büyüyenin burnunun sürtülmesi gerekir ki daha fazla insan suretinden çıkmasın. Çünkü burnu çok büyük varlıklar insan değillerdir. Yalan ve kibir insanı insanlığından çıkarır, başka varlıklara benzer hale getirir. Râzî’nin de vurguladığı gibi Velîd b. Muğîra kötü bir şöhretle uzun yıllar yaşamıştı. İşte Yüce Allah nankör insan tipini, vakti geldiğinde cezalandıracağını bu şekilde beyan etmektedir.
b) Damgalanmanın maddî veya manevî oluşundan ziyade, bunun zamanı ve yeri merak konusudur. Âyetin başındaki sîn harfi, gelecek zaman ifade eder. Bu nedenle cezalandırmanın yeri ve zamanı hakkında farklı kanaatler ileri sürülmüştür. Buna göre bazı âlimler bunun âhirette gerçekleşeceğini beyan ederken, bazıları ise dünyada meydana geleceğini ifade etmişlerdir.
1. Olayın dünyevî olduğunu iddia edenlerin çeşitli delilleri nakledilmektedir:
ı. Hz. Peygamber’in Mudar için tıpkı Hz. Yûsuf zamanındaki gibi yedi yıllık kıtlık isteği kabul edilmiş ve onlar yedi yıl çok ağır kıtlık yaşamıştı. Bu olay, burun sürtmesinin mecaz olduğunu gösterir. Sûrenin 17. âyetinden itibaren anlatılan kıssa bahçe sahipleri ve ürünlerle ilgili olduğu için bu bilgi âyetin bağlamına uygundur. Sadece “yedi yıl” ifadesi bir sorun olarak görülmektedir. Onu da “makul belli bir süre” şeklinde anlarsak bu problem de ortadan kalkmış olur.
ıı. İbn Abbâs’tan gelen bir rivayete göre Bedir savaşında Velîd b. Muğîra burnundan bir kılıç darbesi almış ve damgalanmıştı. Bu olay ise damgalanmanın maddî olduğunu göstermektedir.
2. Âyetin başındaki sîn harfi, tıpkı ‘Alak 96/18’de olduğu gibi gelecek zaman ifade eder. Bu nedenle damgalanmanın âhirette gerçekleşeceği kabulü de en az diğer görüş kadar doğrudur. Âyetteki الْخُرْطُومِ el-hurtuum, yani “burun” kelimesi “parçayı anarak bütünü kastetme kuralı” gereği bütünüyle insanı ifade etmektedir.
c) Âyetteki سَنَسِمُهُ senesimühû fiilinin peşinde gelen  zamirinin tekil oluşu maksadın bir tek kişi olduğunu göstermez. Hem 10. âyetteki küll kelimesi, hem de 17. âyetteki hüm zamiri maksadı bir insan tipi olarak anlamamız gerektiğini göstermektedir. Bu tip insanlar dünyada kibir gösterip reddettikleri gerçeklerle mahşerde karşılaşacak ve derin mahcubiyetler yaşayacaklardır.
Sûrenin başından beri ele alınan konular başta Hz. Peygamber olmak üzere hem bütün zamanların müminlerine moral vermekte ve onları motive etmekte, hem de karşıtlarına gözdağı verip ayaklarını denk almaları gerektiğini kendilerine öğretmeyi amaçlamaktadır.
“Gerçeği yalanlamamak, yağcılık yapmamak, inançtan ve dolayısıyla dinî hayattan taviz vermemek, yalan yere sürekli yemin edip Allah’ın adını olur olmaz niyetlere alet etmemek, aşağılık işler yapmamak, gıybet etmemek, laf taşımamak, cimrilik yapmamak, zorbalığa bulaşmamak, günaha dalmamak, ondan beslenmemek, kaba-sabalık yapmamak, soysuzluk ve hayırsızlık üzere yaşamamak” bir Müslüman’ın sahip olması gereken ahlakî değerlerin çok önemli bir bölümünü oluşturmaktadır. Vahyin ilk dönem âyetlerinde bu bilgilerin verilmesi Müslüman şahsiyetini inşada Kur’ân’ın önceliklerini kavratmayı hedeflemektedir.
17-33. ÂYETLER:
اِنَّا‭ ‬بَلَوْنَاهُمْ‭ ‬كَمَا‭ ‬بَلَوْنَآ‭ ‬اَصْحَابَ‭ ‬الْجَنَّةِۚ‭ ‬اِذْ‭ ‬اَقْسَمُوا‭ ‬لَيَصْرِمُنَّهَا‭ ‬مُصْبِح۪ينَۙ‭ ‬﴿71﴾‭ ‬وَلَا‭ ‬يَسْتَثْنُونَ‭ ‬﴿81﴾‭ ‬فَطَافَ‭ ‬عَلَيْهَا‭ ‬طَآئِفٌ‭ ‬مِنْ‭ ‬رَبِّكَ‭ ‬وَهُمْ‭ ‬نَآئِمُونَ‭ ‬﴿91﴾‭ ‬فَاَصْبَحَتْ‭ ‬كَالصَّر۪يمِ‭ ‬﴿02﴾
فَتَنَادَوْا‭ ‬مُصْبِح۪ينَۙ‭ ‬﴿12﴾‭ ‬اَنِ‭ ‬اغْدُوا‭ ‬عَلٰى‭ ‬حَرْثِكُمْ‭ ‬اِنْ‭ ‬كُنْتُمْ‭ ‬صَارِم۪ينَ‭ ‬﴿22﴾‭ ‬فَانْطَلَقُوا‭ ‬وَهُمْ‭ ‬يَتَخَافَتُونَۙ‭ ‬﴿32﴾‭ ‬اَنْ‭ ‬لَا‭ ‬يَدْخُلَنَّهَا‭ ‬الْيَوْمَ‭ ‬عَلَيْكُمْ‭ ‬مِسْك۪ينٌ‭ ‬﴿42﴾‭ ‬وَغَدَوْا‭ ‬عَلٰى‭ ‬حَرْدٍ‭ ‬قَادِر۪ينَ‭ ‬﴿52﴾
فَلَمَّا‭ ‬رَاَوْهَا‭ ‬قَالُوٓا‭ ‬اِنَّا‭ ‬لَضَآلُّونَۙ‭ ‬﴿62﴾‭ ‬بَلْ‭ ‬نَحْنُ‭ ‬مَحْرُومُونَ‭ ‬﴿27﴾‭ ‬قَالَ‭ ‬اَوْسَطُهُمْ‭ ‬اَلَمْ‭ ‬اَقُلْ‭ ‬لَكُمْ‭ ‬لَوْلَا‭ ‬تُسَبِّحُونَ‭ ‬﴿82﴾‭ ‬قَالُوا‭ ‬سُبْحَانَ‭ ‬رَبِّنَآ‭ ‬اِنَّا‭ ‬كُنَّا‭ ‬ظَالِم۪ينَ‭ ‬﴿92﴾‭ ‬فَاَقْبَلَ‭ ‬بَعْضُهُمْ‭ ‬عَلٰى‭ ‬بَعْضٍ‭ ‬يَتَلَاوَمُونَ‭ ‬﴿03﴾‭ ‬قَالُوا‭ ‬يَا‭ ‬وَيْلَنَآ‭ ‬اِنَّا‭ ‬كُنَّا‭ ‬طَاغ۪ينَ‭ ‬﴿13﴾‭ ‬عَسٰى‭ ‬رَبُّنَآ‭ ‬اَنْ‭ ‬يُبْدِلَنَا‭ ‬خَيْرًا‭ ‬مِنْهَآ‭ ‬اِنَّآ‭ ‬اِلٰى‭ ‬رَبِّنَا‭ ‬رَاغِبُونَ‭ ‬﴿23﴾
كَذٰلِكَ‭ ‬الْعَذَابُۜ‭ ‬وَلَعَذَابُ‭ ‬الْاٰخِرَةِ‭ ‬اَكْبَرُۢ‭ ‬لَوْ‭ ‬كَانُوا‭ ‬يَعْلَمُونَ۟‭ ‬﴿33﴾
17-18. Biz, vaktiyle bahçe sahiplerini denediğimiz gibi onları da denemiştik. Hani o (bahçe sahipleri) sabahleyin bahçeyi devşireceklerine yemin etmişler, istisna (ihtiyacı da) duymamışlardı. 19-20. (Fakat) onlar daha uykudayken, Rabbinin katından (gönderilen) kuşatıcı bir âfet (bela) bahçeyi sarıvermişti de bahçe kapkara kesilmişti. 21-22. Sabah olurken birbirlerine şöyle seslenmişlerdi: ‘Hasat etmek istiyorsanız, hadi erkenden arazinize (bahçenize) gidin!’ 23-24. (Bahçe sahipleri), ‘Bugün yanınıza sokulmak üzere bahçeye hiçbir yoksul girmese!’ (temennisiyle) fısıldaşarak yürüyorlardı. 25. Her şeye güçleri yetermiş (gibi) hızlı bir şekilde çok erken davranıp (bahçeye gelmişlerdi). 26. Fakat bahçeyi gördüklerinde, ‘Biz herhalde yolumuzu şaşırdık!’ demişlerdi. 27. (Bir süre sonra, ‘hayır, hayır)! Aksine, biz mahrum bırakılmışız!’ (diye sızlanmışlardı). 28. İçlerinden en makul olanı, ‘Ben size ‘tesbih etsenize!’ dememiş miydim?’ şeklinde çıkışmıştı. 29. (Onlar), ‘Rabbimizi tesbih ederiz; doğrusu biz (kendi kendimize) yazık etmişiz’ demişlerdi. 30. Ardından, birbirlerine özeleştiri yapmaya (veya kabahati birbirlerine yüklemeye) başlamışlardı. 31-32. (Sonunda) şunu itiraf etmişlerdi: ‘Âh, eyvâh, yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın (küstah) kişilermişiz. Belki Rabbimiz bize (yok olan bahçenin) yerine daha iyisini verir. Çünkü biz (artık) sadece Rabbimize yönelenleriz.’ 33. İşte (dünyevî) azap böyledir. Âhiret azabı ise elbette çok daha büyüktür. Keşke bilselerdi!”
Kalem sûresinin bu üçüncü grup âyetinde önceki âyetlerle de anlam ilişkisi kurulabilecek şekilde nankör insanların nasıl davrandığı ve bunun sonucunda nasıl bir sonuç yaşadıkları ifade edilmektedir. Bir anlamda 16. âyetteki “burnun sürtülmesi”nin dünyevî boyutu örneklendirilmekte, muhataplara dolaylı olarak bir mal ve servet ahlakı öğretilmektedir. Müslümanlar -hâşâ- Allah yokmuş gibi yaşayamazlar. İşte bu âyetler muhataplara “Allah ile yaşamayı” öğreten eğitici mesajlar içermektedir.
a) Nankörlüğün Dünyevî Sonuçları
Yüce Allah, Mekke müşriklerinden özellikle ileri gelen bir kısmına uyguladığı bir imtihanı, eski milletlerden cimrilik yapan bahçe sahiplerine yaşattığı imtihan ile birleştirerek anlamlı bir ibret levhası halinde insanlığa sunmaktadır.
ı. Dünyada Yaşanan Felâketler Dünyevî Azaptır
كَذٰلِكَ‭ ‬الْعَذَابُۜ “İşte (dünyevî) azap böyledir.” Âyetteki كَذٰلِكَ kezâlike edatı “işte, böyle”, الْعَذَابُ *el-‘azâb *kelimesi ise “azap, mahrumiyet” demektir.
Şu kadarını söyleyelim ki, الْعَذَابُ *el-‘azâb *kelimesi İbn Manzûr’un ifade ettiği gibi, “terk etmek veya mahrum etmek” anlamına gelen *‘a-z-b *kökünden türetilmiştir. Kelime bu kökten “tatlı olmak” anlamında ‘*azb *kalıbında nekra olarak Kur’ân’da iki yerde geçmekte, her iki âyette de “tatlı su”yu ifade etmektedir. Bu kelime ‘azzebe/yü‘azzibü/nü‘azzibü gibi dört harfli kalıplara girince “tatlılığını gidermek, tadı kaçmak, azap etmek” anlamını kazanmaktadır. Buradan hareketle, kelimenin “azap etmek” anlamının dört harfli kalıbının “tadını kaçırmak” manasından geldiğini söyleyebiliriz.
‘Azâb kelimesi Kur’ân’da 322 kez geçmektedir. Ayrıca bu kelime ‘azzebe/yü‘azzibü/nü‘azzibü gibi dört harfli kalıplarda 41 yerde zikredilmektedir. Bu arada aynı kökten gelen -tekil ve çoğul olarak- mü‘azzib kelimesi ile *mü‘azzeb *kalıbı da 4’er kez yer almaktadır. Dünyaya ait azapla ilgili bu fiil Yüce Allah’a da, Hz. Süleyman ve Zülkarneyn’e de nispet edilmektedir.
‘Azâb kelimesi hakkında bu kısa değerlendirmeleri yaptıktan sonra, şimdi de yorumunu yapmakta olduğumuz âyetteki ‘azâb kelimesinin anlamına geçelim. Âyetin her iki cümlesinde de “azap” kavramına yer verilmektedir. İlkinde dünyadaki, ikincisinde ise âhiretteki azap gündeme getirilmektedir. Ğâşiye 88/24’te de ifade ettiğimiz üzere, orada geçen “En büyük azap” ifadesi, daha küçüklerinin de olduğunu hatıra getirmektedir. Kur’ân, azabı iki çeşit olarak tanıtır: İlki dünya hayatında çekilenler ki bunlar “küçük azaplar”dır; diğeri de, âhirette çekilecek olan “cehennem azabı”dır ki bu da en büyüğüdür.
Azap, aslında tadının kaçması ve sahip olunmak istenen şeyden mahrum bırakılmaktır. İşte bu âyette söz konusu kelime, bahçe sahiplerinin dünyadaki mahrumiyeti için kullanılmaktadır. Onlar büyük planlar ve heveslerle bahçeyi hasat edeceklerken, bir bela planlarını bozdu ve kendilerini derin bir mahrumiyete sevk etti. Onlar hem bahçe ürünlerinden, hem de ilâhî bir emir olan infakı terk ettikleri için Yüce Allah’ın sevgisinden mahrum bırakıldılar.
ıı. Âhiret Azabı Çok Daha Şiddetlidir
وَلَعَذَابُ‭ ‬الْاٰخِرَةِ‭ ‬اَكْبَرُۢ‭ ‬لَوْ‭ ‬كَانُوا‭ ‬يَعْلَمُونَ۟ “Âhiret azabı ise elbette çok daha büyüktür. Keşke bilselerdi!” Âyetteki عَذَابُ‭ ‬الْاٰخِرَةِ ‘azâbü’l-âhıreh tamlaması “âhiretteki azap”, اَكْبَرُ *ekber *kelimesi “daha büyük, en büyük”, يَعْلَمُونَ *ya‘lemûn *fiili ise “bilmek” demektir.
Yüce Allah, dünya azabına göre âhiret azabına “en büyük azap” veya “en şiddetli azap” adını vermektedir. Fecr 89/25-26’da da ele aldığımız üzere, Yüce Allah’ın yaptığı azabı kimse yapamaz; vurduğu bağı da hiç kimse vuramaz. İşte, en büyük ve en şiddetli azabın başka bir ifadesi olan bu âyette insanlar ve özellikle suçlular, âhiret azabına karşı daha dikkatli davranmaya çağırılmaktadırlar. Dünyada yaşanan sıkıntılar ne kadar ağır olursa olsunlar, âhirette yaşanacak azaptan kesinlikle daha hafiftirler. Bu itibarla, bu hayattakilere bakarak âhiret âlemindeki azabı hesaba katmamak, aldanmanın en büyüğünü oluşturmaktadır.
Kıssanın Öğrettikleri
Yüce Allah, bahçe sahipleri özelinde evrensel olarak mal ve servet ahlakı öğretmeyi amaçladığı bu kıssada ve Kur’ân bütünlüğünde muhataplara bir âhiret bilinci kazandırmayı amaçlamaktadır. Bunun için zaman zaman cennet ödüllerinden söz ederken, zaman zaman da cehennem azabını gündeme getirmektedir. Dünyadaki azap genellikle mala yönelik olurken, âhiretteki cana yöneliktir. Dünyadaki geçici iken, mahşerdeki ebedidir. Dünyadakinden ders alıp istikamete girme imkânı varken, âhirettekinden ders alma şansı artık kalmayacaktır.
Bahçe sahiplerinin, içlerindeki evsatı, yani en akıllı kişiyi dinlememelerinin faturası mala kesildiği gibi, müşriklerin Hz. Peygamber’i dinlememelerinin faturası da kendilerine kesilecektir. Dünyadaki uyarıcıyı dinlemeyenler dünyadaki cenneti, yani bahçeyi kaybetmişlerdi; Hz. Peygamber’i dinlemeyenler ise mahşerdeki Cennet’i kaybedeceklerdir. Rabbimizden en kalbî niyazımız, bizi Cennetini kaybedenlerin değil, Cennetine koyacakları arasına ilhak etmesidir.
Kur’ân’da söz konusu bahçe sahiplerinin kim oldukları, ne zaman ve nerede yaşadıkları beyan edilmediği gibi, akıbetleri hakkında da açık bir şekilde bilgi verilmemektedir. Bu nedenle tahminde bulunmak yerine, kıssada verilmek istenen mesajla yetinmeyi daha doğru bulmaktayız. Mesaj şudur: Yüce Allah yolunda harcanmayan mal felâket sebebidir. Allah’ı hesaba katmayan bir hayat tam bir aldanıştır; çünkü O’nu hesaba katmayanlara Yüce Allah kendisini hatırlatmaktadır. Fakat bunu zamanında öğrenmeyenler korkunç bir mahrumiyet yaşamak zorunda kalacaklardır.
Din, insanlara Allah ile yaşamayı öğreten ilâhî ve evrensel bir kurumdur. Allah’ı hesaba katmayan bir hayat olamaz; çünkü Allah’ın olmadığı bir alan ve an yoktur. Öyleyse vaktinde ve irade eldeyken bu gerçeği fark etmeli, O’nun engin merhametinden mahrum kalacak yollara girmemeli, sonuçta derin mahcubiyet ve mahrumiyetler yaşamak zorunda kalınmamalıdır.
Malına ve servetine, ününe ve nüfuzuna, sayısına ve çevresine, hâsıl-ı kelâm anlamsız ve sonuçsuz şeylere güvenerek kibir içerisinde yaşanan bir hayat tam bir aldanıştır. Hayatı sadece dünyadakinden ibaret sayıp âhireti hesaba katmayanlar bunun ne büyük bir kabahat olduğunu elbet bir gün anlayacaklardır; ancak bunun kendilerine hiçbir faydası da olmayacaktır. Kur’ân’ın öğütlediği dünya hayatı, mahşer için hazırlıkların yapıldığı hayattır. Bu nedenle bahçe sahiplerinin kıssası buna riayet etmeyenlerin dünyevî akıbetlerini göstermekte ve muhataplara ders vermeyi amaçlamaktadır.
34-41. ÂYETLER:
اِنَّ‭ ‬لِلْمُتَّق۪ينَ‭ ‬عِنْدَ‭ ‬رَبِّهِمْ‭ ‬جَنَّاتِ‭ ‬النَّع۪يمِ‭ ‬﴿43﴾‭ ‬اَفَنَجْعَلُ‭ ‬الْمُسْلِم۪ينَ‭ ‬كَالْمُجْرِم۪ينَۜ‭ ‬﴿53﴾
مَا‭ ‬لَكُمْ۠‭ ‬كَيْفَ‭ ‬تَحْكُمُونَۚ‭ ‬﴿63﴾‭ ‬اَمْ‭ ‬لَكُمْ‭ ‬كِتَابٌ‭ ‬ف۪يهِ‭ ‬تَدْرُسُونَۙ‭ ‬﴿73﴾‭ ‬اِنَّ‭ ‬لَكُمْ‭ ‬ف۪يهِ‭ ‬لَمَا‭ ‬تَخَيَّرُونَۚ‭ ‬﴿83﴾‭ ‬اَمْ‭ ‬لَكُمْ‭ ‬اَيْمَانٌ‭ ‬عَلَيْنَا‭ ‬بَالِغَةٌ‭ ‬اِلٰى‭ ‬يَوْمِ‭ ‬الْقِيٰمَةِۙ‭ ‬اِنَّ‭ ‬لَكُمْ‭ ‬لَمَا‭ ‬تَحْكُمُونَۚ‭ ‬﴿93﴾
سَلْهُمْ‭ ‬اَيُّهُمْ‭ ‬بِذٰلِكَ‭ ‬زَع۪يمٌۚۛ‭ ‬﴿04﴾‭ ‬اَمْ‭ ‬لَهُمْ‭ ‬شُرَكَآءُۚۛ‭ ‬فَلْيَاْتُوا‭ ‬بِشُرَكَآئِهِمْ‭ ‬اِنْ‭ ‬كَانُوا‭ ‬صَادِق۪ينَ‭ ‬﴿14﴾
34. Takvâ sahipleri için Rableri katında nimetleri bol cennetler vardır. 35. ‘(Allah’a) teslimiyet gösterenleri suçlularla bir mi tutalım?’ 36. ‘Size ne oluyor? Ne biçim hüküm veriyorsunuz?’ 37-38. ‘Yoksa içinde beğendiğiniz her şeyin bulunduğu bir kitabınız var da onda(n) mı okuyorsunuz?’ 39. Yoksa, vereceğiniz her hükmün sizin lehinize (veya doğru) olacağına dair tarafımızdan verilmiş, Kıyamet Günü’ne kadar geçerli kesin sözler mi var?** 40. **Bu iddiaya hangilerinin kefil olabileceğini kendilerine sor. 41. Yoksa ortakları mı var onların? Sözlerinde doğru iseler, getirsinler bakalım ortaklarını!”
Sûrenin dördüncü grup âyetinde önceki gruplarla da ilişkili olarak, söz önce sorumlu Müslümanlara, ardından nankörlere getirilmektedir. Takvâ sahiplerine verilecek ödül zikredildikten sonra, suçlular çeşitli sorulara muhatap kılınmakta, inanç ve davranışları itibariyle bir anlamda sorgulanıp eleştiriye tâbi tutulmaktadırlar.
a) Takvâ Sahiplerine Verilecek Ödül
Yüce Allah sorumluluğunu bilmeyen bahçe sahiplerinin kıssasını anlattıktan sonra, sorumluluk sahiplerine nasıl bir mükâfat vereceğini beyan etmekte, teslimiyet içerisinde olanlar ile suçluluktan beslenenleri bir tutmayacağını haber vermektedir.
ı. Nimet Cennetleri Muttakîlerin Olacaktır
اِنَّ‭ ‬لِلْمُتَّق۪ينَ‭ ‬عِنْدَ‭ ‬رَبِّهِمْ‭ ‬جَنَّاتِ‭ ‬النَّع۪يمِ “Takvâ sahipleri için Rableri katında nimetleri bol cennetler vardır.” Âyetteki الْمُتَّق۪ينَ el-muttakıın kelimesi “takva sahipleri, duyarlı insanlar, sorumluluğunu bilenler”, جَنَّاتِ‭ ‬النَّع۪يمِ *cennâtü’n-na‘îm *tamlaması ise “nimetleri bol cennet, bahçe” demektir.
a) Yüce Allah, bu âyetinde muttakî kavramına yer vermekte, bahçe sahiplerinin yaptığı davranışın yanlışlığını o davranışın tersinin doğru olduğu bilgisiyle de ortaya koymaktadır. Muttakî veya takvâ kavramı hakkında geniş açıklamalarımızı Nebe’ 78/31’de yaptığımız için, burada ilgili kelimenin bağlama uygun karşılığını vermekle yetineceğiz.
Bahçe sahipleri ürünlerinden infak etmeme düşüncesiyle aslında fakirlere karşı sorumluluklarını yerine getirmeme kararlılığı göstermişlerdi. Böylece onlar “sorumsuz ve duyarsız” bir davranış ortaya koymuşlardı ki bu büyük bir hataydı ve aynı zamanda da bir zulümdü. “Takvâ sahibi olmak” günahlardan korunmayı ve gazaptan azade olmayı beraberinde getiren “korunaklılık” demektir. Mal ve servetini Allah’ın emrettiği şekilde infak edenler malını dünyevî beladan, kendilerini de âhiretteki azaptan kurtarmış olurlar.
İşte Yüce Allah, bu hatalı ve duyarsız davranışlarının karşılığını bahçeye helâk belasını vererek dünyada kendilerine tattırmıştı. Şüphesiz tevbe etmeyenler için âhiretteki azap bundan çok daha şiddetli olacaktır. Bu nedenle âyette tercih edilen el-muttakıın kelimesi bu anlamda zikredilebilecek en uygun kelimeydi; Yüce Allah da kelamına zaten bunu koymuştur.
b) Âyette geçen جَنَّاتِ‭ ‬النَّع۪يمِ *cennâtü’n-na‘îm *tamlaması “nimetleri bol cennetler, bahçeler, nimet yurdu, nimet cennetleri, mutluluk bahçeleri, gam ve kederden, bela ve sıkıntıdan uzak, katıksız nimet ve mutluluk bağları, bostanları” gibi anlamlar vermektedir. Bir önceki âyette dile getirilen “âhiretteki azabın büyüklüğü”ne karşılık, oradaki ödüllerin de çok büyük olduğu bu tamlama ile ortaya konulmaktadır. Taberî’nin isabetle vurguladığı gibi, mahşerdeki cennet nimetleri geçici değil, dünyadakilerin aksine ebedidir.
Ayrıca âyetteki devrik cümle yapısı, söz konusu nimet cennetlerinin verileceği kişilerin muttakîler olduğunu ortaya koymaktadır. Aslında kural olarak ‭ ‬لِلْمُتَّق۪ينَ* li’l-muttakıın* “takvâ sahipleri için” kelimesi âyetin sonunda olmalıydı; ancak “takdîm-te’hîr” denen hasr, yani “anlamı bir şeye ait ve özel kılmak” işlemi gereği, burada vurgulu ifade söz konusudur ve nimet cennetlerinin muttakilere özel olacağı beyan edilmiştir.
ıı. Müslümanlar Suçlularla Bir Tutulmayacaktır
اَفَنَجْعَلُ‭ ‬الْمُسْلِم۪ينَ‭ ‬كَالْمُجْرِم۪ينَۜ “(Allah’a) teslimiyet gösterenleri, suçlularla bir mi tutalım?” Âyetteki نَجْعَلُ nec‘alü fiili “kılmak, tutmak”, الْمُسْلِم۪ينَ el-müslimîn kelimesi “Müslümanlar, gönülden teslim olanlar, teslimiyet gösterenler”, الْمُجْرِم۪ينَۜ el-mücrimîn sözcüğü ise “suçlular, sürekli hata yapanlar” demektir.
Bir önceki âyet indirildiğinde Mekkeli ileri gelen Kureyş müşrikleri dünyalık olarak büyük pay aldıklarını, Müslümanların ise daha azla yetinmek durumunda olduklarını belirtmiş ve şöyle demişlerdi: “Eğer Muhammed (as) ve beraberindekilerin dediği gibi, öldükten sonra diriltileceğimiz doğru ise oradaki durumumuz da aynen dünyadaki gibi olur. Onlar bizden daha fazla bir şeye sahip olamazlar; ulaşabilecekleri en ileri seviye bize eşit olmaktan öteye geçemez.” İşte bu sözleri üzerine sûrenin 35. âyeti indirilmiştir.
Yüce Allah bu âyetinde insanoğlunun mahşerde iki ana grup halinde değerlendirileceğini, bir grubun Müslüman, diğerinin ise mücrimlerden oluşacağını ifade etmektedir. Dünya hayatında sadece Yüce Allah’a boyun eğen, sadece O’na kulluk eden, O’nun emir ve yasaklarına riayet eden kişilerin, sürekli günah işleyen, isyan içerisinde olan, Allah’ın emir ve yasaklarına riayet etmeyen suçlu ve günahkâr kişilerle hiçbir şekilde bir tutulmayacağı bu âyette inkârî bir soru olarak gündeme getirilmektedir. Esasında bu tür sorular cevabı bünyesinde bulunduran ifadelerdir. Anlaşılan o ki, Yüce Allah mahşerde Müslümanlar ile suçluları hiçbir şekilde bir veya eşit tutmayacaktır. Önceki âyet grubunda da dile getirildiği üzere Müslüman ve muttakîler için nimet cennetleri vaad edilirken, kâfirlere en büyük azabın uygulanacağı beyan edilmektedir.
Müslüman, günah işlememek ve günahtan kaçınmak için Allah’a teslim olan insandır; mücrim ise günah işlemek için Allah’a teslim olmaktan kaçan kişidir. Bir başka ifadeyle, işlenen her günah kişinin İslâm’ını tehdit eden bir hastalıktır. Öyleyse Müslüman olmak, Müslüman kalmak ve Müslüman olarak ölmeye çalışmak, yaratılışın gayesini gerçekleştirmektir.
b) Suçluların Azarlanışı
Yüce Allah sorumluluğunu bilen ve ona göre davranan muttakiler için çeşitli ödül cennetleri hazırladığını ve Müslümanlarla mücrimlerin hiçbir şekilde bir tutulmayacağını beyan ettikten sonra bu defa kendilerini dünya hayatındaki tutumları nedeniyle azarlamaktadır. Çeşitli sorular sorarak aslında onların delilden yoksun ve birtakım kuruntuların esiri olduklarını kendilerine ifade etmektedir.
ı. Müşrik Muhataplar Sorgulanmaktadır
مَا‭ ‬لَكُمْ۠‭ ‬كَيْفَ‭ ‬تَحْكُمُونَۚ “Size ne oluyor? Ne biçim hüküm veriyorsunuz?” Âyetteki مَا‭ ‬لَكُمْ۠‭ ‬ *mâ leküm *ifadesi “Neyiniz var? Ne oldu size?”, تَحْكُمُونَ *tahkümûn *fiili ise “hüküm vermek, karar vermek” demektir.
a) Bu ifadede muhataplar bir önceki âyette dile getirilen mücrimlerdir, yani sürekli suç ve günah işleyen inkârcı kâfirlerdir. Kınandıkları nokta ise bir önceki âyetin nüzul sebebi olarak naklettiğimiz “mahşerde kâfilerin Müslümanlardan daha iyi durumda olacağı veya en azından eşit tutulacakları” şeklindeki kabulleridir. Sanki amellerin karşılığını vermek kendilerine bırakılmış da, istedikleri gibi hüküm veriyorlar ve Müslümanlara verileceklerden daha hayırlısının kendilerine verileceğini söylüyorlar. İşte Yüce Allah böyle bir kanaati, algıyı veya hükmü alaycı bir soru ifadesi kullanarak şiddetle reddetmekte, muhatapların derin bir yanılgı içerisinde bulunduklarını beyan etmektedir.
b) Âyetteki مَا‭ ‬لَكُمْ۠‭ ‬ *mâ leküm *ifadesine “yazıklar olsun size!” anlamı da verilebilir. Dahası, bu ifadenin mesajında “Aklınıza, fikrinize ne oldu? Neyinize, hangi delilinize, hangi kuvvetinize güveniyorsunuz?” şeklinde bir anlam zenginliği de görülebilir.
Yûnus 10/35’te, hakikate götüren değer ile gerçeği vaad etmeyen anlayışın karşılaştırıldığı bir bağlamda tevhid ile şirki karıştıran zihniyetin kınanmasında da aynı ifadeler kullanılmaktadır. Ayrıca Sâffât 37/154’te, melekleri Yüce Allah’a kız çocuklar isnat edip kendilerine beğendikleri erkekleri layık gören tipik müşrik kafasının eleştirildiği bir âyet grubunda da söz konusu anlayışı kınamak üzere bu ifade tercih edilmiştir.
c) Neresinden bakılırsa bakılsın, hangi tercüme esas alınırsa alınsın, bu tür ifadelerin yer aldığı âyetlerde verilmek istenen mesaj, bu şekilde hüküm vermenin son derece yanlış olduğunu ve sahiplerini mahcup edeceğini ortaya koymaktır. Yorumunu yapmakta olduğumuz âyet grubunda ele alınan ve reddedilen husus, mahşerde kendisini -hâşâ- Allah’ın yerine koyup kafasına göre hüküm verebileceğini sanan Mekke müşriklerini kınamaktır. Hiç kimse dünya hayatında da âhiret şartlarında da kafasına göre Allah adına hüküm verme yetkisine sahip değildir.
d) Âyetten günümüze dair bazı sonuçlar elde etmeliyiz. Yüce Allah bu âyetinde aslında iyiyi kötü, yanlışı doğru, güzeli çirkin ve bâtılı hak görerek hüküm verenlere seslenmektedir. Böylece hak ile bâtılı, doğru ile yanlışı, iyi ile kötüyü, güzel ile çirkini karıştıranları ve bu karıştırma ile hep olumsuz yargıda bulunup yanlış değerlendirme yapanları sorgulamaktadır. Meselâ, böylesi bir nankör, Yüce Allah tarafından görevlendirilmiş peygambere “deli, şair, büyücü” ve Allah’ın âyetlerine de “öncekilerin masalları” diyebiliyor. Böylece müminleri yanlış yolda, kâfirleri ve günahkârları ise doğru yolda görebiliyor. Namaz kılanları, oruç tutanları, Kur’ân okuyanları, anlayanları ve yaşayanları küçümseyebiliyor, din eğitimini, dinî değer ve ilkeleri aşağılayabiliyor. Bununla da yetinmeyip Kur’ân’a “çöl kanunu” diyebiliyor, İslam’ı karanlık olarak algılayabiliyor. Alkol alıp ahlâkî endişelerden uzak yaşayanları “aydın” olarak vasıflandırabiliyor; dindarları “yobaz”, dinsizleri “ilerici” görebiliyor ve insanlara muamele ederken bu yargıdan hareket edebiliyor. Müminleri aşağılayarak birtakım görevlere atanmalarını yasaklayabiliyor, onların özlük haklarını çiğneyebiliyor. Bir kez insanın değerleri aşınmaya görsün, artık onun nasıl sözler söyleyeceğini, ne tür değerlendirmeler yapabileceğini ve hangi suçlamalarda bulunabileceğini kestirmeye imkân yoktur.
e) Bu arada âyetin mesajı bağlamında bir eğitim ilkesi olarak şöyle bir sonuç da çıkartabiliriz: Yanlış yolda olan insanları kendi hallerine terk etmemeli ve gidişlerinin yanlış olduğunu onlara hatırlatmalı, zaman zaman üslup farklılığı gerekli olsa da, kendilerine sorular sorulmalı, böylece kendilerine gelmeleri için onlara fırsatlar verilmelidir. Kur’ân’da çeşitli içeriklerde “soru sorma” yönteminin sıklıkla kullanıldığı bilinen bir gerçektir. Bunu insanlar hem kendilerine hem de muhataplarına uygulamalıdırlar.
ıı. Hüküm Vermek İçin Doğru Kaynak Gerekir
اَمْ‭ ‬لَكُمْ‭ ‬كِتَابٌ‭ ‬ف۪يهِ‭ ‬تَدْرُسُونَۙ‭ ‬اِنَّ‭ ‬لَكُمْ‭ ‬ف۪يهِ‭ ‬لَمَا‭ ‬تَخَيَّرُونَۚ “Yoksa içinde beğendiğiniz her şeyin bulunduğu bir kitabınız var da onda(n) mı okuyorsunuz?” Buradaki كِتَابٌ *kitâb *kelimesi “kitap, ilâhî metin, kaynak”, تَدْرُسُونَ *tedrusûn *fiili “çalışmak, ders okumak, ders almak”, تَخَيَّرُونَ *tehayyerûn *fiili ise “tercih etmek, beğenmek” demektir.
a) اَمْ‭ ‬لَكُمْ‭ ‬كِتَابٌ‭ ‬ف۪يهِ‭ ‬تَدْرُسُونَۙ “Yoksa bir kitabınız var da, onda(n) mı okuyorsunuz?” Yüce Allah inkârcıları sorgularken onlara şöyle çok önemli bir soru sormaktadır: “Bilgilendiğiniz bir kitabınız var mı?” Fâtır 35/40’ta da geçtiği üzere, Yüce Allah müşrikleri sorgulamakta, kendilerine daha önce vahiy indirilmediğini, kitâbî bilgiden yoksun olduklarını, bu nedenle de sözlerinin doğru bir dayanağının bulunmadığını beyan etmektedir. Yine Fâtır 35/44’te onlara okuyup öğrenebilecekleri herhangi bir vahiy indirilmediği gibi Hz. Peygamber’den önce herhangi bir elçi de gönderilmediği bildirilmektedir.
Sâffât 37/154-157’de verdikleri hükmün yanlışlığı beyan edilerek onlara şu sorular sorulmaktadır: “Hiç mi düşünmüyorsunuz? Yoksa elinizde (hakikatin) apaçık (başka) bir belgesi mi var? Eğer doğru söylüyorsanız haydi varsa kendi kitabınızı getirin.” Ayrıca Zuhruf 43/21’de de benzer şekilde kendilerine daha önce kitap indirilmediği, dolayısıyla sıkıca sarılabilecekleri bir kaynaklarının olmadığı ifade edilmektedir.
İşte bütün bu âyetler ile yorumunu yapmakta olduğumuz âyetteki mesaj, ilâhî kaynaktan beslenmeyen müşrikleri kınayan bir içerik arz etmektedir. Söylenmek istenen özetle şudur: Mekke müşrik ileri gelenlerinin Hz. Peygamber’e karşı çıkışlarının hiçbir gerekçesi yoktur; çünkü ilâhî kaynaktan beslenen bir dayanakları bulunmamaktadır. Dolayısıyla dünya hayatına ve âhirete yönelik kanaatlerinin de herhangi bir dayanağı, tutar tarafı ve değeri yoktur. Kasas 28/49’da dile getirildiği üzere onlar kendi hevâlarına, yani arzularına uymaktadırlar.
b) اِنَّ‭ ‬لَكُمْ‭ ‬ف۪يهِ‭ ‬لَمَا‭ ‬تَخَيَّرُونَۚ “Beğendiğiniz her şeyin içinde bulunduğu (bir kitabınız mı var?).” Bu cümleye “Siz neyi beğenirseniz o sizindir (diyen bir kitap)” veya “İçinde istediğiniz her şeyi bulabileceğiniz (bir kitap)” şeklinde de anlam verilebilir. Her üç mealde de mesajın aynı olduğu görülmektedir. Yüce Allah Mekkeli müşrikleri kitâbî bir bilgiye dayanmadan konuşmakla eleştirmektedir. Bu arada çok önemli başka bir noktaya daha işaret edilmektedir: İlâhî kaynaktan beslenmeyen ve insanların kendi kanaatleriyle oluşturdukları değerler sübjektif, yani göreceli değerlerdir; adamına göre veya şartlara göre ya da zamana ve zemine göre değişebilir. İnsanlar oraya kendi arzularını yerleştirmiş olacağı için bu tür bilgi veya esasların evrenselliğinden de söz edilemez.
İnsanlar gaybı bilmedikleri için tercih ettikleri şeylerin her zaman kendi lehlerine olduğunu zannedebilirler ki bu da yanılgıdır. İnsan sadece bildiği veya gördüğü kadarıyla karar verebilir; bunun dışında her şeyi bilen bir Yaratıcıya yaslanmayan ve O’ndan destek almayanlar zamanla yanıldıklarını görmekte, derin pişmanlıklar yaşamaktadırlar. Bu nedenle Yüce Allah Mekkeli müşrikleri muhatap alarak, ancak evrensel bir mesaj halinde insanların tercihlerinin daima kendi lehlerine olamayabileceğini beyan etmekte, ilâhî kaynaktan gelmeyen anlayışların sıkıntı doğurabileceğini ifade etmek istemektedir. İnsan olmak, haddini, yani sınırını bilmeyi gerektirir; insanın haddinin neresi olduğunu da ona sadece Rabbi bildirebilir. insanoğlu Rabbinden almadığı bilgilerle sorumluluğunu yerine getirmiş olmaz.
Yorumunu yapmakta olduğumuz bu iki âyetle ilgili şu hatırlatmaların da yapılması gerektiği kanaatindeyiz: Yüce Allah, bir değerlendirme yapılırken kitâbî bilgiye dayanmanın önemine işaret etmektedir. Doğru ve güvenilir bir kitaptan konuşmak ve Kitâb’a uymak diye bir zorunluluk vardır. “Kitâb’a uymayıp kitabına uyduranlar” bu vesileyle kınanmaktadır. İnsanın her görüşünün ve her tercihinin doğru olamayacağına dikkat çekilen bu âyetlerde, “Allah’ın hükmüne gerek yoktur; O, kâinatı idare etsin, insanların işlerine karışmasın” anlamına gelebilecek yaklaşımlar şiddetle reddedilmekte, kendi görüş ve arzularını yeterli ve doğru görenler sorgulanmaktadır. Unutulmamalıdır ki, “Allah adına konuşanlar Allah’ın kitabından konuşmalıdır.” Çünkü “en güzel söz” “en Güzel’in sözüdür” ki o da Yüce Allah’ın kelâmı olan Kur’ân-ı Kerîm’dir.
Diğer taraftan, Allah’ın kitabını dikkate almadan, din adına konuşup arzularına göre fetva verenlere “hangi kitaptan fetva verdikleri” de bu vesileyle sorulmaktadır. Böylece din adına hüküm verenlerin, mutlaka ilâhî kitaba dayanmalarının zorunluluğu ortaya konulmuş olmaktadır.
ııı. Hiç Kimsenin Garantisi Yoktur
اَمْ‭ ‬لَكُمْ‭ ‬اَيْمَانٌ‭ ‬عَلَيْنَا‭ ‬بَالِغَةٌ‭ ‬اِلٰى‭ ‬يَوْمِ‭ ‬الْقِيٰمَةِۙ‭ ‬اِنَّ‭ ‬لَكُمْ‭ ‬لَمَا‭ ‬تَحْكُمُونَۚ “Yoksa, vereceğiniz her hükmün sizin lehinize (veya doğru) olacağına dair tarafımızdan verilmiş, Kıyamet Günü’ne kadar geçerli kesin sözler mi var?” Âyetteki اَيْمَانٌ eymân kelimesi “yeminler, kesin sözler, sözleşmeler”, بَالِغَةٌ *bâliğa *sözcüğü “ulaşan, geçerli”, يَوْمِ‭ ‬الْقِيٰمَةِۙ *yevmü’l-kıyâmeh *tamlaması “Kıyamet günü”, تَحْكُمُونَ *tahkümûn *fiili ise “hüküm vermek” demektir.
a) اَمْ‭ ‬لَكُمْ‭ ‬اَيْمَانٌ‭ ‬عَلَيْنَا “Yoksa, bizim aleyhimize (bizi bağlayan) yeminler mi var?” Yüce Allah, bu âyette ileri gelen Mekkeli müşriklere soru sormaya, bunca ısrarcı ve kararlı tutumlarının sebebini sorgulamaya devam etmektedir. Önceki iki âyette soru kalıbındaki bir ifadeyle “sağlam ve yazılı bir dayanaklarının olmadığı”nı dile getirdikten sonra, bu defa sözlü bir delillerinin bulunup bulunmadığını kendilerine sormaktadır. Önceki soru kalıbında olduğu gibi burada da aslında cevap beklenen bir soru değil, olumsuz bir şekilde cevabı içerisinde barındıran bir kınama söz konusudur. “Sizin böyle bir sözleşmeniz mi var?” sorusu aslında “sizin böyle bir sözleşmeniz asla yoktur” demektir. Çünkü sözleşmenin asıl onaylayıcı tarafı Yüce Allah olacağı için, soruyu bizzat Rabbimizin sorması böyle bir yeminin veya ahdin bulunmadığının açık delilidir.
Âyetteki عَلَيْنَا *‘aleynâ *ifadesi, yemin veya sözleşmenin Allah’a karşı bir mahiyet arz etmesi veya bağlayıcılığı anlamlarını da içerebilir. Söylenmek istenen şudur: “Sizin yanınızda bizim ‘aleyhimize’ kullanabileceğiniz sözleşmeleriniz mi var?” Bu anlamın içeriğinde “Sanki Allah’ın bilmediği bir şeyler mi biliyorsunuz?” sorusu gizlidir. Elbette bütün bu iddialar ve kabuller yanlış ve asılsızdır; Yüce Allah da bu iddia sahiplerini deşifre etmektedir. O’nun bilmediği hiçbir alan ve an yoktur; bu nedenle söz konusu iddia sahipleri sadece mahcup olacaklardır.
b) بَالِغَةٌ‭ ‬اِلٰى‭ ‬يَوْمِ‭ ‬الْقِيٰمَةِۙ‭ ‬ “Kıyamet Günü’ne kadar geçerli.” Yüce Allah ileri gelen Mekkeli müşriklerin kabullerini her yönüyle geçersiz kılmak üzere aslında ellerinde bulunmayan sözleşme iddialarını reddetmektedir. Bunun için karşıdakini mahcup etmek üzere onun iddialarının ne kadar saçma olduğunu ortaya koyarken biraz da kendileriyle alay etmekte, konuyu tâ Kıyamet’e kadar uzatmaktadır. Bu ifadede hem alay vardır; hem de “bu iddiaların bir de kıyamet boyutu var; ona göre sözünüzü söyleyin, hesaba çekileceksiniz” şeklinde mesaj söz konusudur. Yüce Allah bütün zamanların inkârcılarına seslenmekte ve herkesin O’nun hakkında değerlendirme yaparken “kılı kırk yararcasına” hassas olması gerektiğine dikkatlerini çekmektedir.
c) اِنَّ‭ ‬لَكُمْ‭ ‬لَمَا‭ ‬تَحْكُمُونَۚ “Vereceğiniz her hükmün sizin lehinize (veya doğru) olacağına dair (sözleşmeler mi var?)” Burada sözü edilen hüküm, öncelikle 35. âyette dile getirdiğimiz nüzul sebebidir. Onlar dünyada olduğu gibi mahşerde de müminlerden daha iyi durumda olacaklarını iddia ediyorlardı. Elbette mesaj sadece bu ifadeleriyle sınırlı değildir. Hem bu konuda hem de benzer konulardaki “kararların veya verdikleri hükümlerin kendilerinin lehinde ve doğru olacağı kabulü”, işte bu ifadeyle bir kez daha reddedilmektedir.
Yüce Allah insanların seçeneklerinde veya hükümlerinde hata yapabileceklerini, her seçenek ve hükmün kendi iyiliklerine ve faydalarına olmayabileceği uyarısını yapmaktadır. Yüce Allah, siyâsî erki elinde bulunduran kâfirlere seslenerek, “yaşadığınız dönemde elinize geçirdiğiniz hükümranlığın gelecekte de devam edeceğini nereden biliyor ve o nedenle müminleri neden itip kakıyorsunuz? Gelecekte iktidarın onların eline geçmeyeceğine nereden hükmediyorsunuz? Bugün sizin itip kaktığınız müminlerin durumundan zevk alabilirsiniz, onları küçük görerek alaya alabilirsiniz, ama yarın aynı duruma düştüğünüzde siz ne hissedeceksiniz? Onun için kendinizi o horladığınız zayıf müminlerin yerine koyarak hüküm vermeli ve değerlendirme yapmalısınız” demektedir. Eğer beşeri kaynaklı ise hiçbir seçenek, değerlendirme ve hüküm verme, kıyamete kadar devam etmez ve edemez. Kendi isteklerinizin Allah katında da geçerli olduğuna karar verme yetkiniz yoktur. Bakara 2/216’ya göre, sevdiklerinizde sizin için kötülük, sevmediklerinizde ise iyilik olabilir.
Bu noktada Hucürât 49/16’yı hatırlamak gerekir: “Siz dininizi Allah’a mı öğretiyorsunuz; Allah göklerde ve yerde ne varsa hepsini bilir. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.” Ayrıca yanlış inançları doğrultusunda kendilerine yarar da zarar da veremeyecek olan putlara tapıp onların Allah katında şefaatçileri olacaklarına inandıklarını ifade eden müşriklere Yüce Allah Yûnus 10/18’de şu muhteşem soruyu sormaktadır: “De ki: göklerde ve yerde bilmediği bir şeyi mi Allah’a haber veriyorsunuz? O, onların koştukları ortaklardan uzak ve yücedir.”
Yüce Allah işte bu ve benzeri âyetlerde müşrik mantığıyla üretilen kanaatlerin hiçbir şekilde doğru olamayacağını, bu tür iddiaların sahiplerinin de bundan dolayı mutlaka hesaba çekileceğini bildirmektedir. Yüce Allah vahyi dışında hiç kimseye özel bir bilgilendirme yapmamış, bu noktada peygamberlerinin tebliğ ettiği vahyin insanlar için tek ölçü kabul edilmesi gerektiğini muhataplara öğretmektedir. Yorumunu yapmakta olduğumuz âyetteki soruların veya sorgulamaların mantığı da bu olsa gerektir.
c) İddialarının Geçersizliği
Yüce Allah, bundan önceki âyet grubunda da olduğu gibi, bir anlamda onların devamı olarak inkârcı Mekkeli müşriklere sorular sordurarak dayanaktan mahrum olduklarını kendilerine itiraf ettirmektedir. Bu amaçla ortak saydıkları varlıkların hiçbirisinin yardıma gelemeyeceği, bu nedenle de aldanmış oldukları ortaya konulmaktadır.
ı. Kendi Sözlerine Bile Kefil Değillerdir
سَلْهُمْ‭ ‬اَيُّهُمْ‭ ‬بِذٰلِكَ‭ ‬زَع۪يمٌۚ** **“Bu iddiaya hangilerinin kefil olabileceğini kendilerine sor.” Âyetteki سَلْهُمْ *selhüm *ifadesi “onlara sor”,اَيُّهُمْ‭ ‬ eyyühüm sorusu “hangisi, hangileri”, زَع۪يمٌۚ ***ze‘îm *kelimesi ise “kefil” demektir.
Önceki âyet grubunun inmesine neden olan olayda da aktardığımız üzere, ileri gelen Mekkeli müşrikler kendilerinin hem dünyada, hem de âhirette müminlerden çok daha iyi durumda olacaklarını veya müminlerin mahşerde en çok onların seviyesine çıkabileceğini iddia etmişlerdi. İşte onların bu yaklaşımlarını Yüce Allah reddetmekte, önceki âyetlerde dile getirdiği sağlam delilden yoksun oluşlarına ilave olarak burada da sözü tekrar kendilerine getirerek iddialarını ispata çağırmaktadır.
Kur’ân’da bir de Yûsuf 12/72’de geçen زَع۪يمٌۚ** ***ze‘îm *kelimesi “kefil, yüklenen, üstlenen, delil ortaya koyan ve iddiasını ispatlayan kişi” anlamlarına gelmektedir. Konu, öncelikle Mekkeli müşriklerin “içinde istedikleri veya tercih ettikleri şeylerin bulunduğunu iddia ettikleri kitaplarının olmaması” ile ilgilidir. Ardından “verdikleri hükmün kıyamete kadar geçerli olacağına dair ellerinde bulunduğunu sandıkları bağlayıcı yeminlerin mevcut olmaması” da bu soru ile ilişkilendirilmektedir.
İşte Yüce Allah kendilerine bu noktada yeniden soru sordurmakta ve içlerinden hiçbirisinin kendi sözlerine veya iddialarına kefil olamayacaklarını onlara soru ifadesiyle itiraf ettirmektedir. “İçlerinden kefil kimdir?” ifadesi, “İçlerinden hiçbir kefilleri yoktur” anlamına gelmektedir. Bu cümle esasında “delilin, dayanağın ne?” anlamına da gelmektedir. Çünkü buradaki soru, cevabı beklenen bir soru değil, cevabın olumsuz olduğunu karşı taraftakilere itiraf ettirmeyi amaçlayan bir kınama ve ayıplama ifadesidir.
ıı. Hiçbir Destekçileri de Yoktur
اَمْ‭ ‬لَهُمْ‭ ‬شُرَكَآءُۚ‭ ‬فَلْيَاْتُوا‭ ‬بِشُرَكَآئِهِمْ‭ ‬اِنْ‭ ‬كَانُوا‭ ‬صَادِق۪ينَ “Yoksa (kendilerini destekleyen) ortaklar mı var? Sözlerinde doğru iseler, (olmayan) ortaklarını getirsinler bakalım!” Âyetteki شُرَكَآءُۚ şürekâ’ kelimesi “ortaklar”, فَلْيَاْتُوا *felye’tû *emri “getirsinler”, صَادِق۪ينَ *saadikıın *kelimesi ise “doğrular, doğru söyleyenler, samimi olanlar” demektir.
**a) **‭ ‬اَمْ‭ ‬لَهُمْ‭ ‬شُرَكَآءُۚ‭ ‬“Yoksa (kendilerini destekleyen) ortaklar mı var?” Buradaki شُرَكَآءُۚ *şürekâ’ *kelimesi “görüş ve iddialarında kendileriyle ortak kanaati paylaşan, onlarla fikir birliğinde olup yollarını izleyen insanlar” demektir. Mesaj olumsuz bir içerikte yer aldığı için buradaki şürekâ’ kelimesine kafadarlar anlamı da verilebilir.
Âyetin başındaki اَمْ *em *edatı, bu âyetteki sorunun da bir önceki âyette yer alan selhüm “onlara sor” emrinin devamı olduğunu göstermektedir. Dahası, buradaki لَهُمْ *lehüm *ifadesinde Mekkeli müşriklerle alay eden bir anlam daha söz konusudur. Çünkü onlara “kendi lehlerinde ortaklar mı var?” denilerek elbette böyle bir ortaklarının olmadığı söylenmek istenmektedir.
**b) **فَلْيَاْتُوا‭ ‬بِشُرَكَآئِهِمْ‭ ‬ “(Olmayan) ortaklarını getirsinler bakalım!” Bu istek, muhataplardan imkânsızı istemek şeklinde bir alay ve kınama ifadesidir. Bakara 2/23, Âl-i İmrân 3/93, Yûnus 10/38, Hûd 11/13, Kasas 28/49, Sâffât 37/157 ve Tûr 52/34 gibi âyetlerde örnekleri bulunduğu gibi, bu cümlede de imkânsızı isteme anlamında meydan okuma devam etmektedir.
Daha önceden, yani 35. âyetten itibaren gelen âyetler bütünü dikkate alındığında söylenmek istenen şudur: Mekkeli müşriklerin okuyacakları bir kitapları da, verdikleri kararların kendi lehlerine olduğunu içerecek şekilde Allah’tan aldıkları sözleri de, bu konularda iddialarına veya kabullerine kefilleri de, onlarla aynı kanaati paylaşan ortakları da, destekçileri de yoktur. Bu durumda âyetteki بِشُرَكَآئِهِمْ bişürekâihim ifadesini “onların mutlak anlamda bütün destekçileri” anlamına alabiliriz.
Âyetteki istek, önceki meydan okumalara uygun olarak dünya hayatında Mekke müşriklerine yönelik bir emir olarak anlaşılmak durumundadır. Ancak bir sonraki âyetin işaretiyle bu isteğin mahşerde gerçekleştirilme ihtimali de vardır. Bu durumda ilgili emir âhiret şartlarında müşriklerin dünyada peşlerinden gittikleri putlardan şefaat anlamında yararlanmalarının imkânsızlığını ortaya koymaktadır. Nitekim Yâsîn 36/75’te ve daha pek çok âyette bu noktada açık deliller mevcuttur. İlk anlam öncelikli olsa da ikincisinin de delilinin bulunduğunu belirtmekte yarar vardır.
**c) **اِنْ‭ ‬كَانُوا‭ ‬صَادِق۪ينَ “Sözlerinde doğru iseler” ifadesi, esasında bir sözü söylemeden, bir görüşü ya da iddiayı ortaya atmadan önce onu destekleyecek alt yapıya veya donanıma sahip olmak gerektiğinin bir delilidir. Delilsiz ve mesnetsiz çıkışlar sadece sahibini yanıltmaya ve mahcup etmeye neden olur; bunun dışında hiçbir hakka ve hakikate hizmet etmez, hiçbir yaraya merhem olmaz. Kaldı ki bu cümlede bir kişi bir iddia ortaya attığında ona öncelikle kendisinin inanması gerektiği, yani bir anlamda davasında samimi olmasının zorunlu olduğu da dolaylı olarak gösterilmektedir. İşte tam da bu noktada ileri gelen Mekkeli müşriklerin samimi olmadıkları, sadakatten yoksun kaldıkları ve samimiyetsiz insanlar oldukları da beyan edilmiş olmaktadır.
42-47. ÂYETLER:
يَوْمَ‭ ‬يُكْشَفُ‭ ‬عَنْ‭ ‬سَاقٍ‭ ‬وَيُدْعَوْنَ‭ ‬اِلَى‭ ‬السُّجُودِ‭ ‬فَلَا‭ ‬يَسْتَط۪يعُونَۙ‭ ‬﴿24﴾‭ ‬خَاشِعَةً‭ ‬اَبْصَارُهُمْ‭ ‬تَرْهَقُهُمْ‭ ‬ذِلَّةٌۜ‭ ‬وَقَدْ‭ ‬كَانُوا‭ ‬يُدْعَوْنَ‭ ‬اِلَى‭ ‬السُّجُودِ‭ ‬وَهُمْ‭ ‬سَالِمُونَ‭ ‬﴿34﴾
فَذَرْن۪ي‭ ‬وَمَنْ‭ ‬يُكَذِّبُ‭ ‬بِهٰذَا‭ ‬الْحَد۪يثِۜ‭ ‬سَنَسْتَدْرِجُهُمْ‭ ‬مِنْ‭ ‬حَيْثُ‭ ‬لَا‭ ‬يَعْلَمُونَۙ‭ ‬﴿44﴾‭ ‬وَاُمْل۪ي‭ ‬لَهُمْۜ‭ ‬اِنَّ‭ ‬كَيْد۪ي‭ ‬مَت۪ينٌ‭ ‬﴿54﴾
اَمْ‭ ‬تَسْـَٔلُهُمْ‭ ‬اَجْرًا‭ ‬فَهُمْ‭ ‬مِنْ‭ ‬مَغْرَمٍ‭ ‬مُثْقَلُونَۚ‭ ‬﴿64﴾‭ ‬اَمْ‭ ‬عِنْدَهُمُ‭ ‬الْغَيْبُ‭ ‬فَهُمْ‭ ‬يَكْتُبُونَ‭ ‬﴿74﴾
42. O gün ayak açılacak (işler zorlaşacak) ve secdeye davet edileceklerdir; fakat (buna) güç getiremeyeceklerdir. 43. Kendilerini zillet kaplamış olarak gözleri (perişanlıktan) yıkılmış bir halde (olacaktır). Hâlbuki onlar sağlam (sağ ve sağlıklı) iken secdeye davet edilmişlerdi (fakat secde etmemişlerdi). **44. **(Ey Peygamber!) Bu sözü (Kur’ân’ı) yalan sayanla beni (baş başa) bırak/onu bana bırak. Biz, onları bilemedikleri bir şekilde yavaş yavaş helâke sürükleyeceğiz. 45. Onlara zaman tanıyorum. Doğrusu benim ince planım çok sağlamdır. 46. Yoksa sen (tebliğine karşılık) onlardan bir ücret istiyorsun da borç yüzünden ağır bir yük altında mı kalıyorlar? 47. Yahut gayb (kaynaklı bilgi) onların yanında da (ondan istedikleri gibi mi) yazıyorlar?”
Sûrenin beşinci grup âyetinde önceki gruplarla da ilişkili olarak, nankör insan tipinin mahşerdeki çaresizliği gündeme getirilmekte, Yüce Allah’ın hakkı yalanlayıcı bu tip insanları kendisinin helâk edeceği, hatta bunun dünya hayatında bile yavaş yavaş başladığı beyan edilmektedir. Bu arada Hz. Peygamber üzerinden onlara bazı sorular da sorularak yanlışlıkları adeta perçinlenmektedir.
a) Nankörlüğün Sonu
Yüce Allah, nankör insan tipinin dünya hayatının son demlerinde de mahşerde de işinin çok zor olacağını beyan etmek üzere, artık işin işten geçmiş ve emirlere riayetin zamanının bitmiş olacağını, çünkü dünya hayatında ve sağlam dönemlerinde söz konusu isteklere itibar etmediklerini ifade etmektedir.
ı. Paçalar Tutuşacak, Ancak İş İşten Geçmiş Olacaktır
يَوْمَ‭ ‬يُكْشَفُ‭ ‬عَنْ‭ ‬سَاقٍ‭ ‬وَيُدْعَوْنَ‭ ‬اِلَى‭ ‬السُّجُودِ‭ ‬فَلَا‭ ‬يَسْتَط۪يعُونَۙ “O gün ayak açılacak (işler zorlaşacak) ve secdeye davet edileceklerdir; fakat (buna) güç getiremeyeceklerdir.” Âyetteki يَوْمَ yevme kelimesi “o gün”, يُكْشَفُ *yükşefü *fiili “açılmak”, سَاقٍ *saak *kelimesi “ayak, baldır, incik, bacak, mecaz olarak güç, takat”, يُدْعَوْنَ *yüd‘avne *fiili “çağrılmak, davet edilmek”, السُّجُودِ *es-sücûd *kelimesi “secde, kulluk”, لَا‭ ‬يَسْتَط۪يعُونَۙ *lâ yestetıı‘ûn *fiili ise “güç yetirememek” demektir.
a) يَوْمَ‭ ‬يُكْشَفُ‭ ‬عَنْ‭ ‬سَاقٍ “Ayağın açılıp (işlerin zorlaşacağı) gün.” Bu ifade hakkında çeşitli açıklamalar yapılmış ve maksat ortaya konulmaya çalışılmıştır. Bu nedenle biz de bu cümlede kast edilen anlamın ne olduğu konusunda açıklamalar yapmak istiyoruz.
**1. **Âyetin başındaki “o gün” anlamına gelen يَوْمَ *yevme *kelimesinin hangi günü ifade ettiği önemli bir konudur. Bazı âlimler bunu dünya ile, diğerleri kıyamet ve âhiretle ilişkilendirmektedir.
**ı. **Konuyu dünya ile ilişkili görenlerin başında Ebû Müslim el-Isfehânî gelmektedir. Ona göre âyette sözü edilen “secdeye davet edilirler” ifadesi mesajın dünya ile ilişkili olduğunun delilidir; çünkü kıyamette secde emri de kulluk görevleri de olmayacaktır. Buna göre maksat ya Furkaan 25/22’de olduğu gibi kişinin dünyadaki son günüdür ve En‘âm 6/158’de dile getirildiği üzere daha önce iman etmeyenlerin imanları kişilere yarar sağlamayacaktır; ya da hastalık, ileri düzeyde ihtiyarlık ve acizlik dönemidir. Ebû Müslim’in yaklaşımı açıkça meseleyi dünya hayatının son dönemleriyle ilişkilendirdiğini göstermektedir. Bu yaklaşım elbette saygıdeğerdir ve savunulabilir delillere de sahiptir.
Kalem sûresinin yorumunu yapmakta olduğumuz âyetinden hemen sonra gelen 43. âyetinde söz konusu kişilerin “daha önceleri sağlamken secdeye davet edildikleri” ve fakat bunu yapmadıkları dile getirilmektedir. Konunun ileri dönem yaşlılıkla ilişkilendirilmesi aslında inkârcı insanların erzel-i ömr denen dönemleriyle ilgili olsa gerektir. Çünkü Nahl 16/70 ve Hacc 22/5’te de geçtiği üzere, erzel-i ömr dönemi kişinin bilgili ve muktedir oluşunun ardından ömrün hiçbir şey bilemeyen ve hiçbir şeye gücü yetmeyen aşamasıdır. Buna göre Yâsîn 36/68’de de dile getirildiği gibi, yaratılışın baş aşağı çevrilmesi özellikle inkârcılar için büyük bir felakettir; geri dönülmez bir yolun yolculuğudur. İnanmadıkları bir âleme doğru yola çıkanlar için orada yaşanacakları düşünmek veya tek hayat bildikleri bu âlemi kaybetmek onlar için yıkımın en büyüğüdür.
Genel olarak Nisâ 4/18’de, özel olarak da Firavun’la ilgili Yûnus 10/90-91’de dile getirildiği üzere, ölüm anında tevbenin kabul edilmeyeceği gerçeğinden hareketle, yorumunu yapmakta olduğumuz Kalem 42’de sözü edilen durumun inkârcı kişinin ölümünün son safhasıyla veya ölüm anıyla ilişkili olduğunu söylemekte yarar vardır.
ıı. Meseleyi kıyamet ve ahiretle ilişkilendiren âlimler ise maksadın söz konusu inkârcı kişilerin ahirette zor ve çetin bir durumla karşılaşacaklarını beyanla ilgili olduğunu ifade etmektedirler. Onlara göre âyette geçen “secdeye davet edilirler” ifadesi bir yükümlülük içermemekte, sadece başa kakmak, suçlamak, ayıplamak veya bir imkânsızı onların önüne getirip kendilerini mahcup etmek içindir. Bu sayede ilgili şahısların kederleri ve pişmanlıkları arttırılacaktır.
**2. **Âyetteki يُكْشَفُ عَنْ سَاق “Baldırın açılması” ifadesinden maksadın ne olduğu konusunda da pek çok görüş ileri sürülmüştür. Bunları ana hatlarıyla ifade etmeye çalışacağız.
ı. Konuyu “dünya hayatı”yla ilişkilendirdiğimizde “baldırın açılması” ifadesinin kişinin zayıflaması, adeta bir deri bir kemik kalması, dizinden dermanın kesilmesi gibi anlamlara geldiğini söyleyebiliriz. Bu yaklaşımda âyette verilmek istenen mesaj, fizyolojik olarak insanın çaresizliğe düşmesi, erzel-i ömür denen aşamaya gelmesi, bir anlamda ölüm sürecini yaşaması veya ölüm anı demektir. Dünyada inançsız ve ibadetsiz yaşayıp yaşlananların ömürlerinin sonunda alacakları hal dikkatlere sunulmaktadır.
Bu bağlamda ölüm anında yaşanacakların hatırlatıldığı Kıyâmet 75/26-30’da şu bilgiler yer almaktadır: “(Dikkat edin!) Gerçekten can köprücük kemiğine dayanıp: ‘Tedavi edebilecek kimdir?’ dendiğinde, (can çekişen kişi) bunun gerçek bir ayrılış olduğunu anlayıp bacak bacağa dolaştığında, işte o gün sevk edilecek, varılacak yer sadece Rabbinin huzuru olacaktır.” İşte bu âyetlerde de saak kelimesi iki kez yer almakta ve ölüm anında yaşanacak sıkıntı “ayakların birbirine dolanması, yani işlevlerini yapamamaları” şeklinde ifade edilmektedir.
Söz konusu âyetleri incelerken de belirttiğimiz üzere, Yüce Allah bu âyetlerde, ölüm anında kişinin yaşayacağı sıkıntıyı ve çaresizliğin son noktasını ifade etmektedir. “Bacakların birbirine dolanması” ölüm anında yaşanacak şeylerin zorluğunu ortaya koymaktadır. Bir anlamda ölüm acısıyla el ayak birbirine karışır, kişinin yapabileceği hiçbir şey kalmaz. Bu tercihe göre saak kelimeleri ve dolayısıyla âyet mecazî bir anlam ifade etmiş olur. Yorumunu yapmakta olduğumuz âyette sözü edilen sıkıntılı durum bunun bir delilidir.
“Ayakların birbirine dolanması” Katâde’ye göre ölüme yakın dönemde, belki ölümün hemen öncesinde ayakların kişiyi taşıyamaması anlamına da gelebilir. Buna göre ayaklar, sahibini zamanında sağlam bir şekilde taşıyorken artık bu işlevini göremez hale geleceklerdir. İşte âyet, yaşanacak bu fiilî durumu da anlatmış olabilir. Pek çok insanın ölümünde bu durumun yaşandığı bizzat gözlenmektedir. Şüphesiz, ölmekte olan kişinin imanlı ya da inkârcı oluşuna herhangi bir gönderme yapılmamış olmaktadır. “Ayakların birbirine dolanması” ölüm sonrasında kişinin iki ayağının kefende birbirine bağlanması da olabilir. Çeşitli âlimlerimizden bu noktada farklı görüşler nakledilmektedir.
ıı. Maksadı “âhiret”le ilişkilendirdiğimizde ise anlam mecaz halini alır. Bu durumda ilgili cümle “işin zorlaşması, ciddi ve sıkıntılı olması, paçaların tutuşması, aşırı zorluk ve keder hali, kıyamet gününün en çetin dönemi, işin açığa çıkması, hiçbir gizliliğin kalmaması” şeklinde anlaşılmış olur. Bu âyetin yorumu olarak kaynaklarda çok çeşitli rivayetler yer almakta, ancak rivayetlerde de onların değerlendirilmeleri noktasında da bazen maksadı aşan sözler görülmektedir.
Âyeti izah bağlamında “işin açığa çıkması, durumun netleşmesi”, “olayın şiddeti ve gittikçe büyümesi”, “Cehennemin, Arş’ın veya korkunç bir meleğin saakı” gibi görüşler de dile getirilmektedir. Her bir görüş sahibi kendince delillere sahip olsa da bu ifadeyi “hakkın emri şiddetlenip iş büyümeye başladığı gün” şeklinde anlayan âlimler de vardır; onlara göre konuyu maddî anlamda “baldır” ve “açma” ile ilişkilendirmenin bir yararı da yoktur.
Biz bu ayrıntıya girmeden, söz konusu cümleyi iki türlü de anlayabileceğimizle ilgili kısa ve özlü bilgiler vermekle yetineceğiz. “Baldırın açılması”, durumun şiddeti ve belanın çetinliğini ifade etmek için kullanılmış olabilir. Demek ki bu ifade, mahşerdeki gam, keder ve sıkıntıyı ortaya koymak için söylenmiştir. Nitekim İbn Abbâs bu ifadenin “kıyametin en şiddetli anı” anlamına geldiğini beyan etmiştir.
Konuyu dünya hayatının son demleri şeklinde anlayınca mesele bütünüyle açıklığa kavuşturulmuş olmaktadır. Problem, konuyu âhiretle ilişkilendirince söz konusu olmaktadır. Bu noktada âyetteki يُكْشَفُ‭ ‬عَنْ‭ ‬سَاق “Baldırın açılması” ifadesinden maksadı mecaz olarak kabul edip işlerin zorlaşacağı kıyamet ve mahşerin kastedildiğini söylemek en doğrusu olsa gerektir. Zaten bu âyetten önceki bölümde konu nankör insanın dünyadaki ve âhiretteki perişanlığını deşifre etmekle ilgilidir. Öyleyse ilgili kişinin hem dünya hayatının sonunda yaşayacağı çaresizlik ve perişanlık, hem de kıyamet-âhiret sürecinde karşılaşacağı sıkıntı bu şekilde ifade edilmiş olmaktadır.
b) وَيُدْعَوْنَ اِلَى السُّجُودِ فَلَا يَسْتَط۪يعُونَۙ “Secdeye davet edilecekler, fakat güç getiremeyeceklerdir.” Âyetin bu cümlesi, hemen öncesindeki ilk cümlenin anlamını kavramada bize yol göstermektedir.
1. İnsanların secdeye davet edilmeleri ve buna güç yetirememeleri öncelikle “dünya hayatının son demleri” olarak anlaşılmalıdır. “Baldırın açılması”nı dünya hayatıyla ilişkilendirdiğimizde ömrünün son anlarını yaşayan nankör kişinin buna güç yetiremeyeceği söylenmiş olacaktır ki akla ilk gelen anlam budur. Secdeye davet edilmek bir anlamda kulluk yapma çağrısı olduğu için bunun bedensel bir eylem olduğu açıktır.
Nankör insan hayatını inkâr ve şirk ile geçirip sonunda erzel-i ömr denen çaresiz bir aşamaya geldiğinde Nahl 16/70, Hacc 22/5 ve Yâsîn 36/68’de de geçtiği üzere fizyolojik olarak secde veya kulluk imkânını kaybetmiş olacaktır. Bu arada bilen bir kişi olduktan sonra hiçbir şey bilemeyen durumuna gelecek ve artık duyu organlarını ve aklî yeteneklerini kaybetmiş olacaktır. Buna göre, hem bedensel hem de aklî melekelerinden yoksun kalacağı için artık arzu edilen istekleri yerine getiremeyecektir. İşte âyette sözü edilen “secdeye güç yetirememek”ten kasıt bu olsa gerektir.
2. Âyetteki mesajı “âhiret”le ilişkilendirince bu defa “secdeye davet edilirler” ifadesi, daha önce de ifade ettiğimiz üzere bir yükümlülük içermemekte, sadece başa kakmak, suçlamak, ayıplamak veya bir imkânsızı onların önüne getirip kendilerini mahcup etmek için olabilir. Dünya hayatında puta tapanlar mahşerde nasıl ki putlarının şefaatinden yararlanamayacak iseler, nasıl ki onların yardımı söz konusu olamayacak ise, nasıl ki bazı mazeretler ileri sürmek istediklerinde kendilerine izin verilmeyecek ise burada da bir imkânsızın dile getirilmesi söz konusu edilmektedir. Bu sözle, ilgili şahısların mahcubiyetleri, kederleri ve pişmanlıkları arttırılacaktır. Âhirette “secde yapın” demek, “zamanında neden yapmadınız?” demektir; çünkü mahşer, kulluk teklif edilen yer değil, zamanında kulluk yapılıp yapılmadığının sorgulandığı ve yapmayanların ayıplanıp cezalandırılacağı yerdir. Zaten âyetin sonundaki لَا‭ ‬يَسْتَط۪يعُونَ *lâ yestetıı‘ûn *fiilinin verdiği anlam da budur.
ıı. Perişanlık Yaşanacak, Geçmiş Hatırlatılacaktır
خَاشِعَةً‭ ‬اَبْصَارُهُمْ‭ ‬تَرْهَقُهُمْ‭ ‬ذِلَّةٌۜ‭ ‬وَقَدْ‭ ‬كَانُوا‭ ‬يُدْعَوْنَ‭ ‬اِلَى‭ ‬السُّجُودِ‭ ‬وَهُمْ‭ ‬سَالِمُونَ “Kendilerini zillet kaplamış olarak gözleri (perişanlıktan) yıkılmış bir halde (olacaktır). Hâlbuki onlar sağlam (sağ ve sağlıklı) iken secdeye davet edilmişlerdi (fakat secde etmemişlerdi).” Âyetteki خَاشِعَةً haaşi‘a kelimesi “eğik, düşük, durgun”, اَبْصَارُ *ebsâr *sözcüğü “gözler”, تَرْهَقُ *terhaku *fiili “kaplamak, sarmak, kuşatmak”, ذِلَّةٌ zilleh kelimesi “zillet, aşağılık duygusu”, يُدْعَوْنَ *yüd‘avne *fiili “çağrılmak, davet edilmek”, السُّجُودِ *es-sücûd *kelimesi “secde, kulluk”, سَالِمُونَ *sâlimûn *sözcüğü ise “sağlam, uygun halde olmak” demektir.
**a) **خَاشِعَةً‭ ‬اَبْصَارُهُمْ‭ ‬تَرْهَقُهُمْ‭ ‬ذِلَّةٌۜ “Kendilerini zillet kaplamış olarak gözleri (perişanlıktan) yıkılmış bir halde (olacaktır).” Âyetin bu ilk bölümü inkârcı insanların dünya hayatlarının son demlerinde yaşayacakları çaresizliği ifade edebileceği gibi, mahşerde gözlerinin nasıl bir hal alacağını da beyan edebilir; hatta ağırlıklı görüş bu istikamettedir.
**1. *Ğâşiye 88/2’de de ele aldığımız üzere, خَاشِعَة haaşi‘a *kelimesi, “yere bakmak, düşkün olmak, zillet içinde kalmak ve eğik olmak” gibi anlamlara gelir. Bu kelime mahşerdekinin aksine, dünya hayatında “derin bir saygı”yı ifade etmekte ve inananlar için olumlu bir hassasiyeti nitelendirmektedir. Bu kelime, kıyâmet günü yeryüzünün haşmetini kaybetmesi anlamında, cansız varlıklar için de kullanılmaktadır. Haşr 59/21’de Kur’ân’ın cansız dağlara indirilmesi durumunda, onların adeta canlanıp Allah’a derin saygıları nedeniyle parça parça olabileceği gerçeği de yine bu kelimeyle ifade edilmektedir. Tâhâ 20/108’de olduğu gibi, âhirette “bütün seslerin kısılması” anlamında bir çaresizliği ve boynu bükük olmayı da içermektedir.
Bu anlamlardan farklı olarak, ilgili kelime bazı âyetlerde, azabı hak edenler için âhiret hayatında yaşanacak sıkıntılı ve perişan bir görüntüyü anlatmak için de kullanılmaktadır. İşte yorumunu yapmakta olduğumuz âyette yer alan haaşi‘a kelimesi, tıpkı Me‘âric 70/44 ve Ğâşiye 88/2’de olduğu gibi mahşerdeki bu hali ortaya koymaktadır. O gün bazı gözler, yani kâfirlerin bütünüyle yüzleri düşkün bir halde olacak, adeta kafalarını kaldıramayacak şekilde derin bir mahcubiyet yaşayacaklardır.
  1. Mahşerdeki perişan ve yıkılmış gözlerin bu halde olmasının bir sebebi de “kendilerini zilletin kaplaması”dır. Âyetteki تَرْهَقُهُمْ‭ ‬ذِلَّةٌ “Onları zillet kaplayacak” cümlesi bunu ifade etmektedir. Zillet mahşerde inkârcıları bütünüyle kaplayacaktır. Ayrıca orada inkârcıların yüzlerini olduğu gibi bazı organlarını da kaplamasından söz edilmektedir. Bu arada dünya hayatında hayırlı ve güzel davranışlar yapanlara daha güzel karşılıklar verileceği gibi, onların yüzlerini karalar kaplamayacak ve zillet de bürümeyecektir.
Âyetin güne mesajını şu şekilde ifade edebiliriz: Dünya hayatında Yüce Allah’tan başkasının önünde boyun eğerek onları kutsayanlar âhirette Hakk’ın huzurunda boynu bükük kalacaktır. Zilletin her türü yüzlerini kaplayacak ve gözler yıkılıp düşecektir. Yüce Allah, söz konusu perişanlığa düşmemeleri için bütün insanlığı uyarmakta, kendi rızasının dışında başka onur makamları aramamanın önemini onlara hatırlatmaktadır. Kendilerini zillet kapladığı için gözleri perişan bir halde olanlar, dünyada izzet ve şerefin sadece Yüce Allah’ın katında olduğunu unutmuş olanlardır.
Bu arada âyetin mesajını dünya hayatının son demleri veya sağlıksız, düşkün, çaresiz, erzel-i ömr dönemleri olarak algıladığımızda da durum aynıdır. Sağlam zamanlarında itibarı başkalarının yanında arayan inkârda ısrarcı tipler, hasta ve düşkün zamanlarında gerçeği fark edecekler, ancak bunun onlara hiçbir faydası olmayacaktır.
b) وَقَدْ‭ ‬كَانُوا‭ ‬يُدْعَوْنَ‭ ‬اِلَى‭ ‬السُّجُودِ‭ ‬وَهُمْ‭ ‬سَالِمُونَ‭ ‬ “Hâlbuki onlar, sağlam (sağ ve sağlıklı) iken secdeye davet edilmişlerdi (fakat secde etmemişlerdi).” Âyetin bu cümlesini de tıpkı ilk cümlesinde olduğu gibi, hem dünya hayatının son demleri veya sağlıksız ve çaresiz dönemleri olarak, hem de mahşerdeki durumları olarak anlayabiliriz.
1. Eğer paçaların tutuşmasından söz eden önceki âyeti dünya hayatının son dönemleri, yani erzel-i ömr çağı olarak kabul edersek, burada ilgili nankör kişilerin sağlam dönemlerinde kendilerine yönlendirilen secde veya kulluk çağrısı hatırlatılmış olur. Durumu ve şartları müsaitken bu çağrıya kulak tıkayan, hatta burun kıvıran bu inkârcı insanların o dönemdeki duyarsızlıkları bu cümle ile ortaya konulmakta, ömrün sonundaki çağrıya icabet edememeleri bir kınama ve ayıplama ifadesi olarak gündeme getirilmektedir.
2. Sûrenin 42. âyetindeki mesajı âhiretle ilişkilendirince bu defa buradaki bilgi dünya hayatındaki duyarsızlığın hatırlatılmasıyla ilgili olur. Kendilerini zillet kaplayıp gözleri perişanlıktan dolayı yere yapışan nankör insanlar aslında yaptıklarının karşılığını görmekte olduklarını anlayacaklardır.
Dünya hayatında sağ ve sağlam, her şart yerli yerinde iken ve hiçbir mazeret söz konusu değilken ilâhî emirlere, yani kulluğun zirvesi demek olan secdeye sırtını çevirenler, mahşerdeki perişanlığın nedenini çok iyi anlayacaklardır; ancak bunun kendilerine hiçbir yararı dokunmayacaktır. Çünkü mahşer yeni bir fırsatın verileceği yer değil, dünya hayatının hesabının görüleceği bir duruşma ve değerlendirme mekânıdır. Oradaki sıkıntılardan birisi de geçmişte yaptıkları yanlışlıkların muhataplara bildirilmesi, bir anlamda hatalarıyla yüzleştirilmeleridir. İşte yorumunu yapmakta olduğumuz âyetteki ifade bunun örneklerinden birisidir.
b) Nankörlere İlâhî Gözdağı
Yüce Allah, nankör insan tipinin akıbeti hakkında bilgi verdikten sonra, bu defa hakikati yalanlayan bu nankör tipi kendisinin cezalandıracağını bildirmekte, onlara zaman vermesinin ise aslında büyük ve ince bir planın parçası olduğunu ifade etmektedir.
ı. Yalanlayanların Cezasını Yüce Allah Verecektir
فَذَرْن۪ي‭ ‬وَمَنْ‭ ‬يُكَذِّبُ‭ ‬بِهٰذَا‭ ‬الْحَد۪يثِۜ‭ ‬سَنَسْتَدْرِجُهُمْ‭ ‬مِنْ‭ ‬حَيْثُ‭ ‬لَا‭ ‬يَعْلَمُونَۙ “(Ey Peygamber!) Bu sözü (Kur’ân’ı) yalan sayanla beni (baş başa) bırak/onu bana bırak. Biz, onları bilemedikleri bir şekilde yavaş yavaş helâke sürükleyeceğiz.” Âyetteki ذَرْ *zer *emri “bırak”, يُكَذِّبُ *yükezzibü *fiili “yalanlamak”, الْحَد۪يثِۜ *el-hadîs *kelimesi “söz, Kur’ân, vahiy”, نَسْتَدْرِجُ *nestedricü *fiili “azar azar, yavaş yavaş”, حَيْثُ *haysü *sözcüğü “şekilde, biçimde”, لَا‭ ‬يَعْلَمُونَۙ *lâ ya‘lemûn *fiili ise “bilememek, fark edememek” demektir.
**a) **فَذَرْن۪ي‭ ‬وَمَنْ‭ ‬يُكَذِّبُ‭ ‬بِهٰذَا‭ ‬الْحَد۪يثِۜ‭ ‬ۙ “(Ey Peygamber!) Bu sözü (Kur’ân’ı) yalan sayanla beni (baş başa) bırak/onu bana bırak.” Yüce Allah, âyetin bu ilk cümlesinde Hz. Peygamber’i motive etmekte, vahye, yani Kur’ân’a inanmamakta ısrarcı ve kararlı olanların cezalarını kendisinin vereceğini beyan etmektedir. Meali verirken tercih ettiğimiz “Onlarla beni baş başa bırak” ifadesi Müddessir 74/11’deki kullanım gereğidir. Âyetlerin birbirini tefsir ettiği gerçeğinden hareketle bu tercihte bulunduk.
**1. **Âyetteki الْحَد۪يثِۜ *el-hadîs *kelimesi aslında sözlük olarak “söz” demektir. Ancak özellikle bu âyette başında eliflâm takısıyla birlikte “belirli söz, bilenen söz, malum söz, gündemde olan söz” anlamıyla “vahiy, Kur’ân” yerinde kullanılmıştır. Esasında muhatapların inkâr ettiği “kıyamet ve âhiret hadisesi”, “Hesap Günü”, en büyük olayı haber veren “en büyük hadis” gibi anlamlar da bu noktada hatıra gelmektedir.
2. Müzzemmil 73/11’de de ele aldığımız üzere, bu âyetler Kureyş’in ileri gelenleri ve Mekke’nin inkârcı elebaşlarından olup Hz. Peygamber’le alay edenler hakkında indirilmiş olmalıdır. Sûrenin baştan beri devam eden mesaj içeriği bu tercihi zorunlu kılmaktadır. Vahyi yalanlayan Mekkeli müşrik elebaşların kimler olduğunu ifadeye gerek yoktur. Çünkü âyetlerde özellikle isim zikredilmemesinin sebebi, verilmek istenen mesajın evrensel olması içindir. Kur’ân’da konular veya olaylar anlatılırken şahıs isimlerinden ziyade, nitelikler ve yapılan eylemler üzerinde durulur. Böylece mesajın belli insanlarla sınırlı, yöresel ve tarihsel olmadığı anlaşıldığı gibi, vahyin güne, hayata ve herkese yönelik esaslar içerdiği de ortaya konulmuş olur.
3. Yorumunu yapmakta olduğumuz âyetin ilk cümlesi motivasyon içerikli bir mesaja sahiptir. Buna göre, Müddessir 74/11’de de olduğu gibi, Yüce Allah inkârcı ve güçlü kâfirler karşısında Hz. Peygamber’in ve az sayıdaki müminin moralsiz kalmasını engellemek için onları sahipleneceğini ifade etmektedir. Bu doğrultuda Yüce Allah hak ve hakikat düşmanlarını kendisinin helâk edeceğini, bir anlamda onların hakkından geleceğini beyan etmektedir.
b) سَنَسْتَدْرِجُهُمْ‭ ‬مِنْ‭ ‬حَيْثُ‭ ‬لَا‭ ‬يَعْلَمُونَ “Biz, onları bilemedikleri bir şekilde yavaş yavaş helâke sürükleyeceğiz.” Yüce Allah inkârcı nankörlere dünya hayatında nasıl bir muamele gösterdiğini işte bu cümlesiyle ortaya koymaktadır.
1. Kur’ân’da bir de A‘râf 7/182’de geçen *istidrâc *kelimesi “nimet vere vere, muhatap zenginlik ve nimet içerisindeyken fark edemeden onu yakalamak” demektir. Yüce Allah Hz. Peygamber’e onları kendisine bırakmasını emrederek, Kur’ân’ı yalanlayanları yavaş yavaş ve hiç bilemedikleri bir yerden azaba yaklaştırdığını haber vermektedir. Zaten her iki âyetin sonundaki “bilememek, fark edememek” anlamındaki لَا‭ ‬يَعْلَمُونَۙ *lâ ya‘lemûn *fiili de bu anlamı desteklemektedir.
2. Âyette verilmek istenen mesaj, hakkı yalanlayanların düşmanlıkta başarılı olamayacakları ve geçici üstünlüklerinin Hz. Peygamber’i mağlup etmeye yetmeyeceğidir. Yüce Allah, Hz. Peygamber’i, kendi işine bakması noktasında bilgilendirmekte ve vahiyden yararlanmak isteyenlerle meşgul olmasının daha doğru olacağını ona bildirmektedir. Zaten vahyin ilk dönemlerinde Müslümanların sayısı çok az olduğu için, karşıtlarıyla fiziksel olarak mücadele etmeleri de mümkün değildi.
Bu nedenle Yüce Allah inkârcılık ve düşmanlık yapan muhataplarla fiziksel olarak uğraşmayı Hz. Peygamber’in gündeminden düşürmektedir. Onlarla uğraşarak daha işin başında düşmanlık filizlerinin yeşertilmesinin önünü tıkamayı amaçlamaktadır. Peygamberlik döneminin daha henüz başındayken, düşmanlık yapmak isteyenlerin eline koz vermek ve hoşgörüye dayalı bir öğretinin şiddet yanlısı gibi gösterilmesine fırsat vermek elbette doğru değildi.
3. Yüce Allah, hem o dönemin, hem de her dönemin muhataplarına şu dersi vermektedir: Düşmanlığı azgınlığa, alaycılığa, hakarete ve nihayet saldırganlığa dönüştüren kâfirler bilmelidirler ki, karşılarında daima Yüce Allah’ın iradesini, erişilmez gücünü ve engellenemez kudretini bulacaklardır. Bu buluşma er veya geç, dünyada veya âhirette mutlaka gerçekleşecektir.
4. Burada verilmek istenen muhtemel mesajlardan birisi de şudur: “Onları cezalandırma işini Bana bırak.” Yüce Allah onlara ceza vermede yetkin ve yeterlidir. Dahası, inançsızlık içerisinde bulunup bunu hayat tarzı haline getirenlere yönelik ceza verme işleminde söz sahibi varlık sadece Yüce Allah’tır. İnançsızlığın faturasını sadece O keser ve kimin gerçekten inanıp inanmadığını veya bugün inanmayanların yarın inanıp inanmayacağını sadece O bilir.
Bu nedenle, inanç noktasında kişilere ceza verilmesinde insanlar değil, sadece Yüce Allah yetkilidir ve bu yetkisini başkalarına devretmediği gibi kimseyle de paylaşmamıştır. Bu konuyu Murselât 77/18’de geniş bir şekilde ele aldığımız için bu özet bilgiyle yetinmek istiyoruz.
ıı. Tuzaklarını Boşa Çıkartacaktır
وَاُمْل۪ي‭ ‬لَهُمْۜ‭ ‬اِنَّ‭ ‬كَيْد۪ي‭ ‬مَت۪ينٌ “Onlara zaman tanıyorum. Doğrusu benim ince planım çok sağlamdır.” Âyetteki اُمْل۪ي ümlî fiili “fırsat vermek, zaman tanımak”, كَيْد۪ *keyd *kelimesi “tuzak, plan, hesap”, مَت۪ينٌ *metîn *sözcüğü ise “sağlam, güçlü” demektir.
Bu âyetin bir benzeri de A‘râf 7/183’tedir. Orada da aynı içerik söz konusudur. Yüce Allah kâfirlerin nankörlüklerini hemen cezalandırmamakta ve onlara zaman tanımaktadır. Burada maksat muhatapların tevbe etmesi için kendilerine yeni fırsatlar verilmesi şeklinde anlaşılabilir; ancak farklı bir anlamın da muhtemel olduğunu bilmek gerekir. Buna göre maksat günahlarını arttırmaları, böylece suçlarının kabarıp cezalarının artmasını sağlamak da olabilir. Yüce Allah Âl-i İmrân 3/178’de bu konuyu ele almakta ve verilen zamanın aslında avantaj değil, dezavantaj olduğunu muhataplara bildirmektedir.
Yüce Allah’ın “tuzak kurması”nın anlamı hakkında detaylı bilgiyi Târık 86/15-17’de vermiştik. Aynı şeyleri burada tekrarlamak istemiyoruz. Şu kadarını söyleyelim ki, “tuzak kurmak” bir acizlik ifadesi olacağı için böyle bir acziyet Allah’a nispet edilemez. Bu nedenle, ilgili ifadeleri “tuzakları boşa çıkartmak” şeklinde anlamak durumundayız. Nitekim Âl-i İmrân 3/54, Enfâl 8/18, 30 ve Fâtır 35/10’da ifade edildiği üzere Yüce Allah inkâr edenlerin tuzaklarını boşa çıkartıcıdır. Eğer tuzak kurma fiili bir sanatkârlık veya büyük bir ustalık anlamına alınacaksa, bu durumda da bu işi en iyi yapacak olan asıl sanatkârın ve ustanın Yüce Allah olduğu bu şekilde beyan edilmiş olmaktadır.
Yüce Allah, yorumunu yapmakta olduğumuz bu son iki âyette başta Hz. Peygamber olmak üzere bütün zamanların müminlerine moral vermekte, kendilerini sahipsiz bırakmayacağını ifade etmekte ve kâfirleri yavaş yavaş azaba sürüklemekte olduğunu bildirmektedir. Bu arada, kendilerine zaman vererek de azgınlıklarının artmasını veya tevbe etmelerini beklediğini bildirmek istemekte, yola gelmeyenlere ise büyük bir felaket hazırladığını ve tuzaklarını boşa çıkartacağını bildirmektedir. Unutulmamalıdır ki, Yüce Allah “ihmal etmez”, sadece “imhâl eder”; yani zaman tanır, mühlet verir. Sonunda kazananlar müminler olacaktır, vesselam.
c) Son İki Hatırlatma
Yüce Allah nankörlüğün sonunu beyan edip inkârcılara verdiği gözdağının ardından, bu defa Hz. Peygamber’e hitap etmekte, inkârcı muhataplarıyla ilişkisinde çok önemli iki noktaya özellikle dikkat çekmektedir.
ı. Müşrikler Ağır Yükümlülüklere Maruz Bırakılmamıştı
اَمْ‭ ‬تَسْـَٔلُهُمْ‭ ‬اَجْرًا‭ ‬فَهُمْ‭ ‬مِنْ‭ ‬مَغْرَمٍ‭ ‬مُثْقَلُونَۚ “Yoksa sen (tebliğine karşılık) onlardan bir ücret istiyorsun da borç yüzünden ağır bir yük altında mı kalıyorlar?” Âyetteki تَسْـَٔلُ *tes’elü *fiili “istemek”, اَجْرًا *ecr *kelimesi “ücret”, مَغْرَمٍ *mağram *sözcüğü “borç”, مُثْقَلُونَ *müskalûn *kelimesi ise “ağır yük altında bırakılmak” demektir.
Âyetteki مَغْرَمٍ *mağram *kelimesi Tevbe 9/98 ve Tûr 52/40’ta olduğu gibi “borç”, مُثْقَلُونَ *müskalûn *kelimesi ise Tûr 52/40’ta geçtiği üzere “ağır yük altında bırakılmak” anlamına gelmektedir. Yüce Allah bu âyette sözü Hz. Peygamber’e yönlendirmeye devam etmekte, Mekkeli müşrik ileri gelenlerin İslâm davetine karşı çıkış gerekçelerini sorgulamaktadır.
Tek dünyaya inanan ve dolayısıyla hayatı bu âlemden ibaret sayanlar için ekonomik değerler, mal ve servet vazgeçilmezdir. Âhiret inancına sahip olmayanlar ve özellikle münafıklar ekonomik anlamda fedakârlık yapmaktan ısrarla kaçınırlar. Onun içindir ki Münâfikuun sûresinde de ele alındığı üzere, infak nifakın panzehiridir. Allah rızası için mahşere yatırım yapma duygusundan yoksun olanlar için bu dünya hayatında infaktan söz edilemez.
Durum böyle olduğu için, Yüce Allah Hz. Peygamber’in şahsında aslında Mekkeli müşrikleri sorgulamakta, kendilerinden herhangi bir ücret isteyip istemediğini gündeme getirmektedir. Amaç aslında cevap beklemek değildir. Sorunun tersinin doğru olduğunu muhataplara itiraf ettirmek olduğu için burada maksat, Hz. Peygamber’in onlardan ücret istemediğini kendilerine söylettirmektir. Söylenmek istenen şudur: “Kendilerinden ekonomik bir fedakârlık istememene ve kendilerini herhangi bir şekilde borçlandırmamana rağmen onlar yine de sana inanmıyor, inkârcılıklarında ısrar ediyorlar.”
Yüce Allah, insanlardan infak yapmalarını isterken aslında onları malın yükünden kurtarmayı amaçlamaktadır. Çok mal ve servetin hesabı da ağır olacağı için dünya hayatında Yüce Allah’ın verdiği nimetleri O’nun istediği ve emrettiği gibi harcamak mal ve servet ahlakına uygun davranmaktır. Bu nedenle, dinin sosyal hayatta paylaşıma dayalı ekonomik bir düzen oluşturmayı amaçlamasının anlamı da budur. İşte bütün bu gerçeklere, yani henüz kendilerinden ekonomik olarak herhangi bir fedakârlıkta bulunmaları istenmemesine rağmen, inkârcılar İslâm davetine karşı kararlı ve ısrarcı bir şekilde düşmanca tavır sergilemeye devam etmekteydiler.
Âyetten günümüze ve tüm zamanların din tebliğcilerine yönelik çok önemli bir eğitim ilkesi elde etmekteyiz: Peygamberî davette ücret değil, ecir eksenlilik esas olduğu için, Hz. Peygamber din tebliğinde onlardan hiçbir karşılık istememiş ve hiçbir ücret beklentisine girmemişti. Çünkü ecir beklenen işten ücret alınmaz; ücreti alınan şeyin de ecri olmaz. Öyleyse günümüzde din eğitimi ve tebliği yapanların da ücret merkezli değil, ecir eksenli bir hizmet anlayışını takip etmeleri bir zorunluluktur.
ıı. İlâhî Bir Bilgiye de Sahip Değillerdi
اَمْ‭ ‬عِنْدَهُمُ‭ ‬الْغَيْبُ‭ ‬فَهُمْ‭ ‬يَكْتُبُونَ “Yahut gayb (kaynaklı bilgi) onların yanında da (ondan istedikleri gibi mi) yazıyorlar?” Âyetteki عِنْدَ ‘ınde edatı “yanında, katında”, الْغَيْبُ *el-ğayb *kelimesi “gayb”, يَكْتُبُونَ *yektübûn *fiili ise “yazmak” demektir.
İmam Ferrâ buradaki الْغَيْبُ el-ğayb kelimesine “Levh-i mahfûz” anlamı vermiştir. Buna göre maksat, Mekkeli müşriklerden oluşan ilk muhatapların ilâhî bilgiye, yani vahye sahip olmadıklarını ortaya koymaktır. Bu sûrenin 37-41. âyetlerinde dile getirilen ve muhatapların herhangi bir esas üzere olmadıklarını ortaya koyan soru cümlelerinin sonuncusu işte bu âyettedir. İleri gelen Mekkeli müşrik inkârcıların doğru bilgi edinecekleri kitapları olmadığı gibi, kararlarının doğru olacağına dair kendilerine verilmiş ve kıyamete kadar geçerli herhangi bir sözleşmeleri de yoktur. Ayrıca Müslümanların suçlularla eşit tutulacağı iddialarına kefil olabilecek yandaşları olmadığı gibi, bu noktada sığınıp yardım alabilecekleri ortakları da kesinlikle yoktur.
İşte bunların sonucunda inkârcı muhatapların gayba dair bilgi sahibi olmadıkları, dolayısıyla ilâhî kaynaktan beslenmedikleri için doğru bir kaynağa dayalı yazılar yazamayacakları da ilan edilmektedir. Özellikle Yüce Allah’ın aleyhine olarak istediklerine ve dilediklerine karar veremeyecekleri, “inkârî bir soru” tekniğiyle kendilerine beyan edilmektedir. Bu sûrede 37. âyetten itibaren sorulan sorularda maksat cevap beklenmesi değil, muhatapların yanlışlığının bildirilmesi ve onların ayıplanıp kınanmasıdır. Çünkü sorularda ele alınan konuların tersi doğru olarak belirlenmekte, buna uygun davranmayanlar ise şiddetli bir şekilde uyarılıp kınanmaktadır.
Âyetten güncel bir sonuç olarak şu husus elde edilebilir: Din davetinde veya tebliğinde bulunan kişiler muhataplarına gayb, yani vahiy kaynaklı bilgiler vermeli, kendi kanaatlerini din diye sunmamalıdırlar. Gayba dair bilginin tek kaynağı elbette Kur’ân-ı Kerîm’dir. Öyleyse Allah adına konuşanlar Allah’ın Kitabı’ndan konuşmalıdırlar. Kur’ân’dan beslenmeyen aktarımlar da Kur’ân’ın ruhuna uygun olmalı, en azından aykırı olmamalıdır, vesselâm.
48-52. ÂYETLER:
فَاصْبِرْ‭ ‬لِحُكْمِ‭ ‬رَبِّكَ‭ ‬وَلَا‭ ‬تَكُنْ‭ ‬كَصَاحِبِ‭ ‬الْحُوتِۢ‭ ‬اِذْ‭ ‬نَادٰى‭ ‬وَهُوَ‭ ‬مَكْظُومٌۜ‭ ‬﴿84﴾‭ ‬لَوْلَآ‭ ‬اَنْ‭ ‬تَدَارَكَهُ‭ ‬نِعْمَةٌ‭ ‬مِنْ‭ ‬رَبِّه۪‭ ‬لَنُبِذَ‭ ‬بِالْعَرَآءِ‭ ‬وَهُوَ‭ ‬مَذْمُومٌ‭ ‬﴿94﴾‭ ‬فَاجْتَبٰيهُ‭ ‬رَبُّهُ‭ ‬فَجَعَلَهُ‭ ‬مِنَ‭ ‬الصَّالِح۪ينَ‭ ‬﴿05﴾
وَاِنْ‭ ‬يَكَادُ‭ ‬الَّذ۪ينَ‭ ‬كَفَرُوا‭ ‬لَيُزْلِقُونَكَ‭ ‬بِاَبْصَارِهِمْ‭ ‬لَمَّا‭ ‬سَمِعُوا‭ ‬الذِّكْرَ‭ ‬وَيَقُولُونَ‭ ‬اِنَّهُ‭ ‬لَمَجْنُونٌۢ‭ ‬﴿15﴾‭ ‬وَمَا‭ ‬هُوَ‭ ‬اِلَّا‭ ‬ذِكْرٌ‭ ‬لِلْعَالَم۪ينَ‭ ‬﴿25﴾
48. Sen Rabbinin hükmüne sabret. Balık sahibi (Yûnus) gibi olma! Hani o, üzüntülü bir halde (veya kahır içerisindeyken Rabbine) seslenmişti. 49. Şayet Rabbinden ona bir nimet yetişmemiş olsaydı, mutlaka kınanmış (ve perişan bir halde) ıssız bir sahile atılacaktı. 50. (Sonuçta) Rabbi onu seçti (ona yeniden vahiy verdi) ve kendisini sâlihlerden kıldı. 51. Kâfirler Zikr’i (vahyi veya Kur’ân’ı) işittikleri zaman, neredeyse gözleriyle seni devirecekler. Üstelik ‘Kesinlikle o bir mecnundur’ diyorlar. 52. Oysa o (Zikir, vahiy veya Kur’ân), âlemler için sadece bir öğüttür.”
Sûrenin son âyetlerinde Hz. Peygamber’e yönelik çok önemli bir hatırlatma yapılmakta ve Hz. Yûnus gibi davranmaması gerektiği kendisine bildirilmektedir. Onun tebliğinde uyguladığı bir tercih farkı ve buna karşılık yaşadığı akıbetle ilgili kısa bilgilendirmeden sonra sûrenin sonunda söz yeniden kâfirlerin Hz. Peygamber’e karşı olan olumsuz ve düşmanca tavırlarına getirilmektedir. En sonunda da Hz. Peygamber’in ve vahyin misyonu vurgulanmaktadır.
a) Risalette Sabır ve Kararlılığın Önemi
Yüce Allah, Hz. Peygamber’i peygamberlik görevi ile ilgili inşa ederken, karşılaşabileceği bazı sıkıntılar noktasında kendisini bilgilendirmekte, bu arada önceki peygamberlerden birisi olan Hz. Yûnus’u özellikle hatırlatmaktadır.
ı. Hz. Yûnus Pişmanlık Yaşamıştı
فَاصْبِرْ‭ ‬لِحُكْمِ‭ ‬رَبِّكَ‭ ‬وَلَا‭ ‬تَكُنْ‭ ‬كَصَاحِبِ‭ ‬الْحُوتِۢ‭ ‬اِذْ‭ ‬نَادٰى‭ ‬وَهُوَ‭ ‬مَكْظُومٌۜ “Sen Rabbinin hükmüne sabret. Balık sahibi (Yûnus) gibi olma! Hani o, üzüntülü bir halde (veya kahır içerisindeyken Rabbine) seslenmişti.” Âyetteki فَاصْبِرْ *fasbir emri “sabret, dayanıklı ve ısrarcı ol”, حُكْمِ hükm *kelimesi “hüküm, emir, buyruk”, صَاحِبِ‭ ‬الْحُوتِۢ *saahıbi’l-huut *tamlaması “balık sahibi”, نَادٰى *nâdâ *fiili “seslenmek”, مَكْظُومٌ *mekzuum *sözcüğü ise “öfkeli, nefesi tıkanmış, kahırlı, üzüntülü” demektir.
**a) **فَاصْبِرْ‭ ‬لِحُكْمِ‭ ‬رَبِّكَ‭ ‬ “Sen Rabbinin hükmüne sabret.” Yüce Allah bu âyette Hz. Peygamber’in risalet duruşunu şekillendirmekte ve sabırlı olması gerektiği noktasında onu inşa etmektedir. Sabrın ne olduğu ve Kur’ân’daki kullanım örneklerinin nasıl şekillendirildiği konusunu Müzzemmil 73/10’da geniş bir şekilde ele almıştık. Burada şu kadarını söyleyelim: Sabr, “hak ve hakikat üzere direniştir, inançları savunmaktır.” “İnsanın nefsini dizginlemesi” anlamında sabr “yılgınlık, korkaklık, çöküntü ve dert yanmanın zıddı”dır. İzzet ve şeref veren şey sabırdır; zillet ve mezellete düşüren şey sabır değil, acziyettir.
Zemahşerî’nin de ifade ettiği gibi, buradaki “Rabbinin hükmüne *sabr”*ı “Yüce Allah’ın kâfirlere mühlet vermesi ve Hz. Peygamber’e yardımı geciktirmesi” şeklinde anlamak mümkündür. Ancak ister anlık, isterse ömürlük olsun, Rabbimiz O’nun yolunda gidenleri asla yalnız ve yardımsız bırakmayacaktır.
Hz. Peygamber’e yönelik sabır emri, risalet konusunda karşılaşacağı muhtemel sıkıntıları kendisine haber vermekte, sadece yaşadıklarının değil, yaşayacaklarının da sabır gerektiren şeyler olacağını ona bildirmektedir. Vahyin ilk sûrelerinde sıklıkla bu emirlerin yer alma sebebi, görevin tabiatı gereğidir. Esasında Hz. Lokmân’ın, oğluna nasihatleri arasında da yer alan sabır, ilgili pasajda “namaz kılmak ve iyiliği emredip kötülükten nehyetmek” emirlerinden sonra gelmekte, dolayısıyla bu görevleri yapmanın peşinden insanın başına sıkıntıların gelebileceği hissettirilmektedir.
Risalet kurumu sıkıntılarla uğraşmayı ve pek çok inkârcının şiddetli tepkisini çekmeyi beraberinde getirmektedir. Bu nedenle, Yüce Allah Hz. Peygamber’i bu noktada bilinçlendirmekte ve sabır denen direnci ve mukavemeti elden bırakmaması gerektiğini kendisine emretmektedir.
Vahyin bütün muhatapları bu noktada dikkatli ve duyarlı davranmakla yükümlüdür. Vahyin savunucularının başına sıkıntılar gelebilir, çeşitli hakaretlere maruz kalabilir veya çeşitli tehditlere muhatap olabilirler. Başlangıcı zor olsa da bu yolun sonu rahmet vaadleriyle doludur. Allah’ın engin rahmeti ve zafer müjdesi vahyini savunanlaradır. Sıkıntılar ise geçicidir, görecedir, kesinlikle de abartılmamalıdır.
Kalem sûresinin son grup âyetindeki bu uyarı bütün vahiy talebelerinin morallerini yüksek tutmaları gerektiğini kendilerine öğütlemektedir. Allah vardır ve mesele yoktur. Sıkıntılara veya hakaretlere bakıp “bunlar çok büyüktür” demek yerine, onlara bakıp “sizden büyük Rabbim var” demek Müslüman’ın tesbihi olmalıdır. Çünkü Allah’a yardım edenlere Allah da mutlaka yardım edecektir ve O’nun tarafında olanlar elbette galip geleceklerdir. Kula düşen görev Yüce Allah’ın tarafında olmayı tercih edip bu uğurda fedakârlık yapmaktır. Böyle olunca Müslüman’ın kayıp riskinden söz edilemez.
b) وَلَا‭ ‬تَكُنْ‭ ‬كَصَاحِبِ‭ ‬الْحُوتِۢ “Balık sahibi (Yûnus) gibi olma!” الْحُوتِ *el-huut *kelimesi Kehf 18/61 ve 63’te Hz. Mûsa’nın genç arkadaşıyla yaptığı yolculukta unuttukları “balık” anlamında kullanılmaktadır. A‘râf 7/163’te de aynı kökten *hııtân *kelimesi geçmekte ve “balıklar” anlamına gelmektedir. Söz konusu kelime Hz. Yûnus’la ilgili bir pasajda Sâffât 37/142’de “balık” anlamında yer almaktadır. Yorumunu yapmakta olduğumuz âyetteki صَاحِبِ‭ ‬الْحُوتِ *sâhıbu’l-huut *ifadesi “Balık Sahibi” demektir ve Sâffât 37/142’deki kullanım nedeniyle bu tamlamadan maksat da Hz. Yûnus’tur.
Hem Enbiyâ 21/87’deki zu’n-nûn ifadesinde hem de Sâffât 37/142 ile Kalem 68/48’deki el-huut kelimesinde eliflâm takısının kullanılmasının sebebi, “Balık Sahibi” konusunun herkes tarafından bilinmesidir. Bilinen bir olayın veya peygamberin kıssa edilmesi inkârcı muhatapların muhtemel karşı çıkışlarını engellediği gibi, bütün zamanların müminlerinin de moral desteği almasını sağlamaktadır.
Kitâb-ı Mukaddes (Yunus, Bap 1)’deki bilgilere göre Hz. Yûnus, Asur Devleti’nin başkenti olan Nineve/Ninova’ya gönderilmiş bir peygamberdi. Buradaki görevinde arzu edilen sonucu alamayınca başka bir yere (Tarşiş’e) gitmek üzere bir gemiye binmiş ve -kısmen Kur’ân’la da örtüşen bilgilere göre- zorlu bir süreç yaşamıştı. Konuyu Kitâb-ı Mukaddes’ten değil, Kur’ân’dan aktarmakla yetineceğiz.

Fatiha Surasi’

Fatiha Surasi’nin Meali | Tefsiri
Bismillâhirrahmânirrahîm
  1. Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. 2-4. Hamd (övülme, övgü), Rahmân ve Rahîm (merhameti tüm varlıkları kuşatan), hesap gününün sahibi, âlemlerin de Rabbi olan Allah içindir. 5. (Ey Rabbimiz!) Yalnız Sana kulluk ederiz ve yalnız Senden yardım isteriz. 6-7. Bize, gazaba uğratılmışların ve sapmışların yolunu değil; doğru yolu, nimet verdiklerinin yolunu göster.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ ﴿١﴾
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ ﴿٢﴾
اَلرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِۙ ﴿٣﴾
مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِۜ ﴿٤﴾
اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُۜ ﴿٥﴾
اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَۙ ﴿٦﴾
صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْۙ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّٓالّ۪ينَ ﴿٧
ÂYETLERİN TEFSÎRİ
  1. ÂYET: Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.”
Besmele’nin anlamı, âyet olup olmadığı, fazileti ve Kur’ân’da bulunuş gayesi gibi çeşitli konularda bilgiler vermek istiyoruz.
a) Besmele Fâtiha’nın İlk Âyeti Midir?
Fâtiha sûresinin ilk âyetinin Besmele olduğu kanaatindeyiz. Besmele, ‘Alak sûresinin ilk âyetinde yer alan bismi rabbike tamlamasının ve dolayısıyla ilâhî vahyin ilk emrinin kimin adına yapılacağının açık cümleye dönüştürülmüş şeklidir. Besmele, Hz. Süleyman’ın Seba Melikesi Belkıs’a gönderdiği mektubun ise başlangıç cümlesidir. Ayrıca Hz. Nûh’un gemisinin suda yüzmeye başlaması ve durmasının “Allah’ın ismiyle” olacağını beyan ettiği bismillâh şeklindeki ifadenin de açılımıdır.
Besmele’nin Fâtiha’nın ilk âyeti olup olmadığı konusunda tartışmalar yapılmaktadır. Sûrenin yedi âyet oluşundan hareketle, bazı âlimler son âyeti ikiye bölerek Besmele’yi sûrenin parçası olarak kabul etmezler. Sadece bir giriş ve bilinç cümlesi olarak ele alır ve bu anlamda Fâtiha’nın başındaki ile diğerleri arasında herhangi bir fark görmezler.
Bu yaklaşımı göz ardı etmediğimizi itiraf ediyoruz; ancak biz, Besmele’yi Fâtiha’nın ilk âyeti kabul edenlerden olduğumuzu belirtmek istiyoruz. Bu bağlamda yedi âyetlik Fâtiha sûresinin ilk âyetini Besmele’nin oluşturduğunu düşünmekteyiz. Zaten Kur’ân hattatları da bunu tercih etmiş olacaklar ki, basılan Kur’ân metinlerinde Besmele Fâtiha’nın ilk âyeti olarak numaralanmışken, diğerlerinde böyle bir özellik görülmemektedir.
Elbette yazıdaki bu tür bir yaklaşım delil olarak yeterli görülemez; ancak bir işe başlamanın hemen öncesinde onu Allah adına olarak tanıtmak, her işe Allah’ı şahit tutmak, O’nun merhametinin kuşatıcılığını ilk sûrede iki kez hatırlamak bir farklılık olarak kabul edilebilir. Vahyin başlangıç âyetlerinin yer aldığı ‘Alak sûresinin ilk âyetindeki bismi rabbike tamlaması ile, bütün halinde ilk indirilen Fâtiha’nın başındaki Besmele’yi sûrenin ilk âyeti saymak hatalı değildir. Biz bu yaklaşım doğrultusunda âyeti incelemeye çalışacağız.
b) Besmele’nin Fazileti
Diğer bazı âyet veya sûrelerin olduğu gibi, “Besmele”nin de faziletine dair çeşitli rivayetler vardır. Fâtiha sûresinin fazileti konusunda da söylediğimiz gibi, Kur’ân bütünüyle Yüce Allah’ın kelam sıfatıdır. O’nun sıfatlarında “faziletlilik” anlamında sınıflandırma yapmak uygun değildir. Bütün âyetler ve sûreler eşit değer ve önemdedir. Konuya bakışımız budur.
Besmele’nin faziletini kabul edenlerin yaklaşımlarına örnek olarak sadece şu iki bilgiyi nakletmekle yetinelim: Harf sayısının 19 olması ve Müddessir 74/30’daki cehennem görevlilerinin sayısının da 19 olarak belirlenmesi nedeniyle Besmele’nin “ateşten koruyuculuğu” özelliğine dikkat çekilmektedir. Ayrıca, Besmele ile başlamayan her önemli işin sonunun verimsiz olacağı da bu bağlamda hatırlatılan bilgiler arasında yer almaktadır.
c) Besmele’nin Anlamı ve Önemi
Besmele, bir işin Allah’ın adıyla, Allah adına, O’nun verdiği güç ve sağladığı imkânla, sadece O’nun rızası ve hatırı için, işe O’nun adını katma duygusunu dile getirmenin vesilesidir. Kısaca Besmele, Allah’ı hatırda tutmanın ve her işe Allah’ı şahit tutmanın en güzel ifadesidir.
Bir işe başlarken niyetin önemi neyse, Besmele’nin önemi de odur. Besmele, hayatı bilinçli yaşamanın ve Allah adına farkındalığın Kur’âncasıdır. Bu farkındalık gereği insan, hatalardan ve yanlışlıklardan uzaklaşmayı da önemli ölçüde başarır.
Besmele’yi “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla” şeklinde tercüme etmek mümkün olduğu gibi, “Rahmân Rahîm Allah Adına” şeklinde çevirmek de mümkündür. Ayrıca “Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın aşkına” tercümesi de baştaki bâ harfinin “sebebiyet” anlamına uygundur. Bu ifade ile insanlar, bir işe Allah’ın adıyla başladıklarını söyledikleri gibi, o işte Allah’ın rızasını gözettiklerini de ifade etmiş olurlar.
ı. İsm Kelimesinin Anlamı
Besmele’nin ilk tamlaması bismillâh ifadesinin ilk kelimesi olan اسْمِ ism sözcüğü “yücelik” anlamındaki sümüvv kökünden gelmektedir. Bu itibarla “Allah’ın adıyla” veya “Allah’ın adına” demek, aynı zamanda “O’nun yüceliğine inanarak” ve “bunu ifade ederek bir işe başlamak” demektir.
ıı. “Lafza-i Celâl” Yüce Allah’ın Özel İsmidir
اللّٰه Allâh kelimesi, Yüce Allah’ın özel ismidir. Bu keli­menin kökeni hakkında çeşitli iddialar ileri sürülmüş­tür. Biz bu iddialara girmeden, adına lafza-ı celâl (lafzatüllâh) denen bu kelimenin, Yüce Allah’ın özel ismi olduğunu belirtmek isteriz. Bu kelimenin herhangi bir kelimeden veya kökten türetil­mediğini kabul edenlerin görüşünü benimsediğimizi özellikle ifade etmeliyiz. Söz konusu isim, tekil bir kelime olup çoğulu yoktur. Başındaki hemze ve lâmdan oluşan ilk iki harfin diğer eliflâm takıları gibi kabul edilme­mesi gerektiğini de hatırlatmak durumundayız.
اللّٰه Allâh kelimesi, tercüme edilemez; bu anlamda yapılan tercümeler eksiktir. Onun ye­rine kullanılan kelimelerin Arapçada farklı karşılıkları bulunmaktadır ve söz konusu kelimeler Yüce Allah’ın adı olmaktan ziyade, birer sıfatını karşılayabilirler. Bu durumda ilgili tercümelerle Allâh kelimesi değil, ilâh gibi başka sıfatlar kastediliyor demektir. Allah lafzı, harflerinin farklı sayıda okunması halinde de Yüce Allah’ı nitelendiren çok özel bir kelimedir. Lillâh, ilâh, lehû, hû vs. şeklindeki okumaların hepsinde sonuç Yüce Allah ile ilgili bir anlama çıkar. Bu nedenle Allâh kelimesini kullanmaya devamın çok önemli olduğunu ve onu tercümeye kalkışmamak gerektiğini belirtmekle yetinmek istiyoruz.
ııı. Rahmân – Rahîm Sıfatları Merhametinin Göstergesidir
اَلرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِۙ “Rahmân’dır, Rahîm’dir.” Bu iki sıfatın anlam farkına değinmeden önce, şu hususun bilinmesi gerekir: Yüce Allah, ilâhî vahyinin ilk sûresinde kendisini iki defa iki farklı rahmet ve merhamet sıfatıyla tanıt­maktadır. Bu sıfatlar hak­kında pek çok yorum yapılmış, kelimeler çeşitli yönler­den ele alınarak iki kelimenin farklı anlamlar içerdiği ispatlanmaya çalışılmıştır.
Yüce Allah’ın merhametiyle ilgili olarak şu âyetleri hatırlatmakta yarar vardır: “Allah insanlara çok şefkatlidir; çok merha­metlidir”, “Rabbiniz merhameti Kendisine yazmıştır”, “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır”, “Biz seni ancak ve an­cak âlemlere rahmetimiz gereği gönderdik”, “Allah size merhamet (yardım) ediyor; melekleri de.” Bu ve benzeri âyetlerde Yüce Allah, kendisini hem merhametin kaynağı, hem de merhamet eden varlık olarak tanıtmaktadır. Dolayısıyla Rahmân ve Rahîm sıfatları, Yüce Allah’ın merha­metinin iki yönünü oluşturduğu muhakkaktır.
Süreklilik ve değişmezlik bildiren sıfat-ı müşeb­behe olarak Rahmân, “özünde merhametli”; oluş ve ye­nileniş bildiren ism-i fâil olarak Rahîm, “işinde merha­metli” diye tanımlanabilir. Merhamet edebil­mek için elbette öncelikle merhametin sahibi olmak gerekir; Yüce Allah da Kendisini bu şekilde tanıtmaktadır.
Biri diğerinin zorunlu sonucu olarak ifadeye çalıştığımız Rahmân ve Rahîm sıfatları hakkında şöyle ayı­rımlar da yapılmaktadır: Rahmân, “kullardan veya başka varlıklardan benzerinin çıkması düşünülemeyen nimetleri veren”; Rahîm ise, “ben­zerlerini kulların da gerçekleştirebileceği nimetlendirmeyi yapan” anlamına gelir. Bu nedenle Rahmân, Allah’tan başkasına isim ola­rak verilemezken, Rahîm verilebilir. “Yüce Allah’ın Rahmân oluşu, ezele (başlangıcının ol­mamasına), Rahîm oluşu da ölümsüzlüğüne göredir. Bundan dolayı yaratıklar Yüce Allah’ın Rahmân olması nedeniyle başlangıçtaki rahmetinden, Rahîm olmasıyla da sonuçta meydana gelecek merhametinden doğan ni­metler içinde büyürler ve ondan faydalanırlar. Bu nok­taya işaret etmek amacıyla Yüce Allah için “dünyanın Rahmân’ı, âhiretin Rahîm’i” denilmiştir. Aslında Yüce Allah, dünyanın ve âhiretin hem Rahmân’ıdır; hem de Rahîm’idir.”
Rahmân ve Rahîm sıfatlarıyla ilgili şu son değerlen­dirmeyi yaparak konuyu toparlamak istiyoruz: İnsanın doğumundan ölümüne kadar çeşitli şartlarda hayat sürdüğünü bilmekte, görmekte ve bizzat yaşamaktayız. Hava şartları bazen sıcak, bazen soğuk, bazen ılık, bazen tipi, bazen yağmur, bazen kar yağışlı vs. şeklinde ger­çekleşmektedir. İnsanın bütün bu şartlarda her zaman aynı oranda mem­nun ve rahat olması veya herkesin eşit derecede mem­nuniyet içerisinde bulunması mümkün değildir. Bu nedenle, benzer şartlarda yaşamalarına rağmen çeşitli şikâyetlerin dile getirildiğine defalarca şahit olmuşuzdur.
Hayatın en rahat dönemi, insanın doğumundan ön­cesine aittir. Yüce Allah’ın: “En güçlü, en sağlam yer” ifadesini kullandığı bu yer “ana rahmi”dir. Rahimdeki sıcaklık ve korunaklılık, insan hayatı için tam bir mü­kemmellik arz etmektedir. İşte insanın en rahat ve mu­hafazalı yeri olan rahm/erhâm (rahim/rahimler) ile Yüce Allah’ın bu ilk sûrede iki defa zikrettiği Rahmân ve Rahîm sıfatları aynı anlam kökünden, yani “merhamet”ten gelmektedir. Yüce Allah’ın, bir annenin yavru­suna beslediği şefkatinin kat kat fazlasını kullarına beslediğinde hiç şüphemiz yoktur.
Yüce Allah’ı merhametiyle tanımamız ve tanıtmamız için O kendisini bu iki sıfatıyla bize anlatmakta, biz­den de aynı doğrultuda eğitim yapmamızı istemektedir. Dışlayan, azap etmek için fırsat kollayan, kullarına azap etmekten zevk alan bir varlık değil de, merhameti bütün yaratılmışları çepeçevre kuşatan bir Allah anlayı­şını topluma kazandırmak durumundayız. “Sürekli ya­kan ve azarlayan Allah” motifi yerine, “seven, şefkat ve merhamet eden, koruyup kollayan, ödüllendirmede sınır tanımayan, bağışlayan, affetmek için dua isteyen bir Allah” moti­fiyle O’nu tanıtmak zorundayız; çünkü O, kendisini böyle nitelendirmektedir. Rahmân ve Rahîm sıfatları bize bu anlayışı vermek için ilk sûrede iki kez yer almaktadır.
2-4. ÂYETLER:
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ ﴿2﴾ اَلرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِۙ ﴿3﴾ مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِۜ ﴿4﴾
“2-4. Hamd (övülme, övgü), Rahmân ve Rahîm (merhameti tüm varlıkları kuşatan), hesap gününün sahibi, âlemlerin de Rabbi olan Allah içindir.”
Yüce Allah, Fâtiha sûresinin bu üç âyetinde hamdin kime yönelik olduğuna ve sadece Kendisine özel bazı sıfatlarına değinmektedir.
a) İlk Konu: “Hamd”
“Hamd” kavramı, Fâtiha’nın, dolayısıyla Kur’ân’ın ilk konusudur. Hamd ile ilgili Kur’ân’da ne kadar kavram varsa, konuyla ilgili bütün âyetler işte bu âyetin açılımı durumundadır. Konuyu ve dolayısıyla “hamd” kavramını daha iyi izah edebilmek için bazı noktaları açıklamak gerekmektedir. Hamde layık varlık olan Yüce Allah bu bağlamda dört sıfatını gündeme getirmektedir.
ı. Hamd Sadece Yüce Allah’a Aittir
a) اَلْحَمْدُ “Hamd (Allah içindir).” Fâtiha’nın üç konusun­dan ilki bu âyetlerde dile getirilen “hamd (övgü)” konusu­dur.
  • Hamd, Medh, Şükür İlişkisi
  1. Hamd, “övgü” anlamına gelen bir kavramdır. Arapça medh ile hamd arasında fark vardır. Medh canlı cansız her varlığa, iyilikten önce de sonra da yapılabildiği gibi, bazen de yasaklanabilir. Hamd ise sadece canlı varlıklara, iyiliklerden sonra yapılır ve teşvik edilir. Bu yapısıyla medh, hamdden daha geneldir.
  2. Hamd ile şükür arasındaki farka gelince, hamd, kişinin kendisine veya başkasına iyilikte bulunması halinde yapılabilirken, şükür kişinin sadece kendisine yapılan iyilikler için gerçekleştirilir. Bazı görüşlere göre de hamd, defedilen belalar için, şükür ise alınan nimetler için yapılır. Bu durumda yorumunu yapmakta olduğumuz Fâtiha ikinci âyetteki “hamd, âlemlerin Rabbi Allah içindir” ifadesi şöyle yorumlanabilir: “İyilik bana ulaşsa da ulaşmasa da, iyiliği görsem de görmesem de, bana özel olsa da olmasa da, diğer varlıklar yararlanıyor olduğu ve kâinat bundan istifade ettiği için bütün övgüler sana olsun, ey Rabbim.” Bazı görüşlere göre de hamd defedilen belalar için, şükür ise alınan nimetler için yapılır.
  • Hamd Nedir? Nasıl Yapılır?
Âyette احمد ahmedü “hamdederim” denilmeyip deاَلْحَمْدُ el-hamdü “hamd” denmesinin nedeni, bu ifadenin daha kapsayıcı oluşundandır. İnsan hamd etse de etmese de, bugün ve burada hamd edilse de edilmese de, başka yerlerde, başka zamanlarda ve başka varlıklar tarafından Yüce Allah’a daima hamd ve tesbih edilmektedir. اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ el-hamdü lillâhi ifadesi, hamdin Allah’ın varlığıyla birlikte başladığını da ifade etmektedir.
Hamd, Yüce Allah’ın hakkıdır; gerçek hamd sadece O’na layıktır ve Yüce Allah’a layık olan hamdi de sadece O bilir ve gerçekleştirebilir. Fâtiha’nın bu âyetinde aslında “ne yaparsa yapsın, kulun bir acziyeti ve tam anlamıyla hamd görevini yerine getirememekten kaynaklanan, dolaylı veya gizli bir itirafı” vardır. Adeta “ben kimim ki O’na layıkıyla hamdedeyim; O bütün hamd edenlerin hamdiyle övülmektedir” denmek istenmektedir.
b) لِلّٰهِ “(Hamd) Allah içindir.” Anlamını verirken de söylediğimiz üzere, hamd sadece Allah’a aittir; sadece O’nun için yapılmalıdır. لِلّٰهِ lillâh kelimesinin başındaki lâm edatını “aidiyet” manasına alıp hamdin ancak ve ancak Yüce Allah için yapılabileceğini bilmek ve bunu belirtmek gerekir.
“İnsanlara hamd etmeyen, Allah’a da hamdetmez” hadis-i şerifinde kastedilen hamdin asıl hedefi, yine verdiği imkânlar nedeniyle Yüce Allah’tır. Yani insana yönelik gerçekleştirilen hamdin asıl hedefi, Allah rızasını kazanmaktır. Kur’ân’da bu anlamda bize şu âyetler hatırlatılmaktadır: “Allah, kendisinden başka ilâh olmayan tek varlıktır. Hamd, en başta da en sonda da sadece O’na aittir; (O’na layıktır)”; “Göklerde ve yerde hamde sadece O layıktır”; “Hamd, sadece göklerin Rabbi, yerin Rabbi, yani bütün âlemlerin Rabbi olan Allah’a layıktır.” Âhirette, cennet nimetleri içerisinde “Dualarının sonu, hamd âlemlerin Rabbi Allah’a olsun” sözünü söyleyebilmek için, dünyada hamdi dillerden ve gönüllerden eksik etmemek gerekir.
Bütün bunları da dikkate alarak şunu özellikle hatırlatmak istiyoruz: Cennette, “Dualarının sonu, hamd âlemlerin Rabbi Allah’a olsun” sözünü söyleyebilmek için, dünyada hamdi dillerden ve gönüllerden eksik etmemek gerekir.
c) رَبِّ الْعَالَم۪ينَۙ “Âlemlerin Rabbidir.” Âyetteki رَبِّ rabb kelimesi Kur’ân’da “ilâh”, “sahip, efendi, idareci”, “kendini Rabbe adayan kişi”, “üvey evlat” gibi anlamlarda kullanılmaktadır. الْعَالَم۪ينَ el-‘âlemîn kelimesi ise “insanlar ve cinler”, “dönem, zaman”, “tüm kadınlar”, “misafirler, insanlar” gibi anlamlarda yer almaktadır.
Fâtiha sûresinin bu âyetinde rabb kelimesi, Yüce Allah’ın kendi dışındaki bütün varlıkların sahibi olduğunu, onları yetiştirdiğini, eğitip terbiye ettiğini, onları sahipsiz bırakmayacağını ve bütün yaratılmışların sığınağı olduğunu ifade etmektedir. Ayrıca, başka arayışların bâtıl olduğunu ve “mürebbilerin çocuğu koruması” gibi O’nun da bütün varlıkları koruduğunu bildirmektedir. Bu sebeple de sadece Yüce Allah hamde layıktır; gerçek ve mükemmel hamd sadece O’nun hakkıdır.
ıı. Yüce Allah Rahmân ve Rahîm’dir
اَلرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِۙ “Rahmân’dır; Rahîm’dir.” Yüce Allah, vahyin bu ilk sûresinde merhametinin erişilmezliğini ifade bağlamında Besmele’de yer verdiği iki sıfatını yeniden gündeme getirmektedir.
Besmele’de bu iki kavram üzerinde durmuştuk. Bu kavramlar bu defa, başlanan her yeni ve hayırlı işin Yüce Allah’ın merha­metiyle kolaylaşacağı anlamını verdiği gibi, bu kavramların hamd ile de derin bir anlam ilişkisine sahip olduğunu göstermektedir.
Hamde layık olan varlık, kâinatı merhametiyle kuşatan varlıktır ve o da, işte Rahmân, Rahîm ve âlemlerin Rabbi olan Yüce Allah’tır. Âlemlerin sahibi olan o yüce varlık, yaratıl­mışların hamurunu rahmet ve merhametle yoğurmuş­tur. Kendisi merhamet kaynağı ve merhametli olduğu için, kullarından da merhametli olmalarını ve yaratılmışlara o gözle bakıp öyle davranmalarını istemektedir.
ııı. Yüce Allah Hesap Günü’nün Sahibidir
مَالِكِ يَوْمِ الدّ۪ينِۜ “Hesap gününün sahibidir.” Âyetteki mâlik kelimesi “sahip”, يَوْمِ الدّ۪ينِۜ yevmi’d-dîn tamlaması ise “din günü” demektir.
Yüce Allah, Fâtiha’nın bu ilk grup âyetinde hatırlattığı sıfatlarını, yargılama günüyle de ilişkilendirerek, insanlara bir âhiret bilinci vermeyi amaçladığını göstermektedir. Bu âyet, âhiretteki sorgulamayı ifade eder.
İnfitâr sûresinde bu konuda şu bilgiler yer almaktadır: “Dîn (hesap) gününün ne olduğunu, mahiyetini sana bildiren nedir ki! Tekrar tekrar, sen bunun mahiyetini, ne olduğunu nereden bilebilirsin ki! İşte o gün, hiçbir can başka bir can için bir anlam ifade edemez, (hiç kimse kimseye yardım edemez, yarar sağlayamaz). O gün, iş bütünüyle Allah’a aittir (O günün yegâne sahibi ve hâkimi O’dur).” Demek ki dîn günü, âhirette yaşanacak “diriltilme, toplanma, Allah’a arz olunma, bilgilendirilme, sorgulanma, değerlendirilme, ödül veya azapla buluşturulma, yani cennete veya cehenneme sevk edilme” aşamalarını oluşturan ve âhirete dair bütün bir günün genel adıdır. İşte o günde tek yetkili varlık, Yüce Allah’tır ve kararlarını hiç kimseye danışmadan verecektir. Çünkü o gün, herkes O’nun huzurunda yargılanacaktır.
b) Âyetlerin Mesajı
Yüce Allah, Fâtiha sûresinin ilk dört âyetinde kendisini “Rahmân, Rahîm, Âlemlerin Rabbi ve Hesap Günü’nün Sahibi” olarak tanıtmaktadır. Hamde layık olmak için bütün yaratılmışların sahibi olmak, merhametiyle onları kuşatmak, rahmet ve merhameti kendine yazmak ve hesap gününün de yegâne sahibi olmak gerekir.
Mülkünde ortağı olmayan Yüce Allah’ın, yargılama gününde de ortağı yoktur. Bu yönüyle âlemlerin Rabbi olan Yüce Allah, gerçek ve mükemmel hamde, yani övülmeye layık olan tek varlıktır; hamd O’nun içindir ve sadece O’nun hakkıdır. O’na layık olan hamdin nasıl olacağını tam anlamıyla bilip uygulayamayacağımız için, bize bildirdiği kadarıyla ve gücümüz nispetinde hamd etmeye çalışmakla yükümlüyüz.
Hamd edenler bilmelidir ki, bizim hamdimizin Yüce Allah’a hiç bir katkısı yoktur. “Allah’a şükredenler kendi yararları için şükrederler.” Hamd eden bizler, bu işimiz ve itirafımız nedeniyle hem bu dünyada, hem de âhirette ödülle buluşturulacağımıza inanır ve ona güveniriz.
  1. ÂYET:
اِيَّاكَ نَعْبُدُ وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُۜ ﴿5﴾
“5. (Ey Rabbimiz!) Yalnız Sana kulluk ederiz ve yalnız Senden yardım isteriz.”
Fâtiha’nın bundan önceki âyetlerinde sûrenin ilk konusu olan hamd ele alınmış ve Yüce Allah’ın bazı sıfatları hatırlatılmıştı. Bu âyette ise “kulluk ve tevhid ilanı” şeklinde ikinci konu işlenmekte ve hamdden âciz olan insana yol gösterilmektedir. Böylece insanın nasıl bir “kulluk ve tevhid ilanı”nda bulunup samimiyet göstermesi gerektiği kendisine öğretilmektedir.
a) İkinci Konu: “Kulluk ve Tevhîd İlânı”
Fâtiha sûresinin bu âyetinde çok önemli bir kulluk örneği ifadesi yer almakta ve şahsiyet tanımı yapan bir mesaj içermektedir.
ı. Kulluk Sadece Yüce Allah’a Yapılmalıdır
اِيَّاكَ نَعْبُدُ “Sadece Sana kulluk ederiz.” Âyetteki اِيَّاكَ iyyâke ifadesi “sana, sadece sana”, نَعْبُدُ na‘büdü fiili ise “ibadet etmek, kulluk yapmak” demektir.
Bu cümle, yaratılışın gayesini belirleyen âyetlerden olan, “Ben cinleri ve insanları sadece Bana kulluk etsinler diye yarattım” ifadesiyle anlam bütünlüğü oluşturmaktadır. Yaratılışın gayesi, Yüce Allah’a kulluk yapmak olduğu için, ilâhî planda şekillendirilen bu husus, kulun eyleminde de kendisini göstermelidir. İlâhî plan ile kulun eyleminin buluşması gerekliliği, bu âyetlerin birlikte okunup anlaşılmasıyla ortaya çıkmaktadır.
ıı. Yardım da Sadece Yüce Allah’tan İstenmelidir
وَاِيَّاكَ نَسْتَع۪ينُۜ “Sadece Senden yardım isteriz.” Âyetteki نَسْتَع۪ينُ neste‘în fiili “yardım istemek” demektir.
Bu cümle ise “Ey iman edenler, sabır ve salât (namaz) ile yardım isteyin; Allah sabredenlerle beraberdir” âyetiyle bütünlük oluşturmaktadır. Bu âyete “direnerek ve dik durarak yardım isteyin” anlamı verilirse, yardım istemenin bir sonuç olduğu, öncesinde yapılması gereken fedakârlıklar bulunduğu anlaşılmış olur.
ııı. Âyetin Verdiği Mesaj
a) İlk âyetlerde hitap üçüncü tekil şahıs (o) şeklinde iken, bu âyette sesleniş muhataba (sen) ve mütekellime (biz) dönüştürülmektedir. Arapçada adına “iltifat sanatı” denen bu ifade tekniğine Kur’ân’da sıkça yer verilmektedir. Amaç, okuyucunun veya muhatabın dikkatini canlı tutmak, metinden ve mesajdan uzaklaşmamasını sağlamaktır.
b) Hitap, birinci ve ikinci şahıslara dönüştürülünce, bir anlamda insanın bu itirafı yapmasının şekli kendisine öğretilmiş olmaktadır. Rabb olan Allah kulunu eğitmekte, onu sahipsiz ve yolsuz bırakmamakta, Rabbine nasıl hamd edileceğini öğreterek onu inşaya, yani ahlâk bakımından şekillendirmeye başlamaktadır. Doğru bir istikamet sahibi olmak için öncelikle niyetin doğru belirlenmesi gerekir. Bir insan neyi, niçin yapacağını bilerek bir işe koyulmalıdır.
c) Başka varlıkların yardım yapamayacağını bilenler, onlardan yardım istemez ve o varlıklara kulluk yapmazlar. “Yardım edenin gerçekte sadece Allah olduğunu bilenler, sadece O’ndan yardım isterler. Duanın kıblesini Allah’tan başkasına çevirmek, o yöne kulluk etmek demektir. İbadet, Allah’ın razı olduğunu yapmak, ubudiyyet ise Allah’ın yaptığından razı (memnun) olmaktır.”
d) Din, gönülden inanmayı ve inanılan değerler uğruna fedakârlık yapmayı gerektiren bir kurumdur. Bu haliyle düşünüldüğünde, dindar insanın boş durmaya zamanı olmadığı anlaşılır. Böylece hak etmeden istemenin de karşılık bulmayacağının farkına varılmış olunur.
e) Fâtiha’nın bu âyeti, dua etmeden önce fedakârlığın zorunlu olduğunu gösterir. Tıpkı Fâtır 35/10’da belirtildiği gibi, güzel sözler Allah’a yükselir; ancak onları Allah’a yükselten şey ise sâlih ameldir. İşte Fâtiha 5’teki ilk cümle sâlih ameli, ikincisi ise dua ve isteği karşılamaktadır.
f) Müslümanlar dua yaparlarken ellerini semaya kaldırır ve öyle istekte bulunurlar. Elleri kaldırmanın elbette sebepleri vardır. Öncelikle maksat, yüce bir makamdan istekte bulunulduğunu anlamaktır. Daha aşağıdaki birinin makamca yukarıda bulunandan istekte bulunması bir anlamda acziyetin de itirafıdır.
g) Kanaatimizce duada elleri kaldırmanın bir başka anlamı da şudur: Eller, yapması gereken her şeyi öncelikle yapmış olmalıdır. Daha sonra dua ve niyazda bulunmalıdır. Görevini yapan ellerle Yüce Allah’a yalvarmak gerekir. Fedakârlık yapmayan elleri semaya kaldırmanın bir anlamı olmasa gerektir. Yüzümüzü görevini yapan ellere çevirmek ve elleri de Yüce Allah’a açmak, duanın mantığını ortaya koymada çok anlamlıdır. Yüzümüz kızarmadan bakabileceğimiz ellerimiz, ellerimize yönlendireceğimiz yüzümüz ve bu ikisiyle birlikte Yüce Allah’a çevireceğimiz benliğimiz olmalıdır. Eğer “dualarımız niçin kabul edilmiyor?” diye sorarsak, sebebini görevimizi gereği gibi yapmamada arayabiliriz.
h) “(Ey Rabbimiz!) Yalnız Sana kulluk ederiz ve yalnız Senden yardım isteriz” âyeti, “ben adına, tek kişi için veya ferde yönelik” değil, “biz adına, hepimiz için, toplum menfaatine yönelik” isteklerde bulunmayı öğretmektedir. Bu âyet, Müslümanlara sadece kendileri için değil, başkalarıyla beraber ve onların da hayrına yaşamayı öğretmeyi amaçlamaktadır.
i) Âyetteki “biz” ifadesinde maksat elbette insanlardır. Ancak mesajı evrensele taşırsak canlı-cansız bütün yaratıkların Allah’a kul olduklarını lisan-ı hâlleriyle ilan ettiklerini söyleyebiliriz. İradeli-iradesiz bütün müslümanlar Allah’a kul olduklarını bu ifadeyle ortaya koymaktadırlar. Âyetin böyle de bir anlam açılımı içerdiğini söylemek hatalı değildir.
b) Müslümanın Kimliği Nasıl Olmalıdır?
Fâtiha sûresinin 5. âyeti, aslında bir Müslüman portresi çizmekte, Müslümanın kafa karışıklığına sahip olamayacağını bildirmektedir. Müslüman, neye, niçin inandığını, kim için ve ne uğruna yaşaması gerektiğini, kimden ve neyin karşılığında yardım talebinde bulunacağını bilmelidir. Ayrıca istenen şekilde bir duruş ortaya koymanın asgari gereklerinin nelerden oluştuğunun da farkında olmalıdır.
Müslüman, Ra‘d 13/ 14’te de ifade edildiği gibi, Allah’tan başkasından yardım istemenin, aslında boşa kürek çekmekten başka bir şey olmadığını anlayan insandır. Müslüman, günlük namazlarının her rekâtında tekrarladığı bu “emre âmâde oluş” ilânını, anlamını bilmeden, sadece bir lafız seslendirmesinden ibaret saymayan kişidir. Müslüman, verdiği tevhid sözünün arkasında gereği gibi duran ve davranışlarıyla bu itirafının sahibi olduğunu gösteren, sözünün eri adamdır.
Müslüman, namazlarındaki bu cümleyi dünü için, dünü temizlemek, dünkü hatayı silmek için söylemekle yetinemez. Dahası, -belki de bu esnada yapacağı yeni hataların planını yapan- insan olamaz. Müslüman, namazındaki bu esas duruşu ve gönülden gelip diline döktüğü tevhid ilânını, yaşadığı ânı ve geleceği bilinçli yaşama kararlılığını gösteren insandır. Müslüman, bu âyeti söyleyerek, aslında “ya Rabbi, beni yaratma gerekçenin farkındayım, buradayım ve emrine amadeyim” diyerek bir sonraki namazına kadar Yüce Allah’ın gazabını gerektirecek hatalar yapmama sözünü veren kişidir.
Müslüman, tevhid ilânının arkasında durarak namazlarını, öncenin muhasebesi ve yeni görev talimatlarını almanın vesilesi sayan insandır. Müslüman, tevhidi varlığın esası kabul edip, Tek olan için, O’nun adına ve O’nun rızasını kazanma duygusuyla fedakârlık yapmayı canına minnet sayan kişidir. Müslüman, elinden ve dilinden diğer Müslümanların, dolayısıyla bütün insanların, hatta canlı-cansız diğer varlıkların güven duyduğu adamdır. Müslüman, bu güvenin kaynağında Yüce Allah’ın olduğunu bilen ve bunu ilân eden mertlik ve yiğitlik abidesidir.
Müslüman, mü’min olma bilinciyle inanılması gereken değerlerin bütününe inanan, inandığı değerlere güvenen, kendisini güvende hisseden ve çevresine de güven veren yiğit insandır. Müslüman, hayatının kaynağını Yüce Allah’ta, istikametini vahiyde ve örnekliğini de Hz. Peygamber’in önderliğinde gören, bulan ve yaşayan adamdır. Hâsıl-ı kelâm, Müslüman, Kur’ân’ın inşa ettiği “adam gibi adam”dır.
6-7. ÂYETLER:
اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَۙ ﴿6﴾
صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْۙ غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّآلّ۪ينَ ﴿7﴾
“6-7. Bize, gazaba uğratılmışların ve sapmışların yolunu değil; doğru yolu, nimet verdiklerinin yolunu göster.”
Sûrenin üçüncü konusu da bu âyetlerde ele alınan “dua”dır. Yüce Allah insanların nasıl bir yol istemesi gerektiğini öğretmektedir. Bu âyetlerde “doğru yol, nimet verilenler, gazap ve şaşkınlık” konuları gündeme getirmektedir.
a) Üçüncü Konu: “Hidâyet İçin Dua”
Yüce Allah sûrenin altıncı âyetinde hayatın vazgeçilmez değeri olan sırat-ı müstakim denilen “doğru yol” kavramını gündeme getirmektedir.
ı. Duanın Konusu Hidayettir
اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَۙ “Bize doğru yolu göster.” Âyetteki اِهْدِ ihdi emri “hidayet etmek, yol göstermek, rehberlik yapmak”,الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَ es-sırâta’l-müstakîm tamlaması ise “dosdoğru yol” demektir.
Fâtiha’nın bu son iki âyetini şöyle de tercüme edebiliriz: “Bizi doğru yola, kendilerine lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yoluna ilet; gazaba uğratılmışların ve sapmışların yoluna değil.” Bu tercümeden de anlaşılabileceği gibi âyetin başındaki اِهْد ihdi emri ve dolayısıyla bu kökten gelen kelimeler, Kur’ân’da değişik anlamlara gelmektedir. Bu detaya girmeden belirtmeliyiz ki, söz konusu kelime “göstermek” anlamına geldiği gibi, “iletmek, ulaştırmak” anlamına da gelmektedir.
a) Hidâyet, bir varlığın ne için yaratılmışsa o uğurda varlığını sürdürmesidir. Tâhâ 20/50 ve A‘lâ 87/3’te geçen “hidayet etmek” fiilleri, “yaratılmışların yaratılış gayelerine uygun halde programlanması” demektir. Her varlığın bir yaratılış gayesi vardır. Canlı-cansız çevremizde görebildiğimiz veya göremediğimiz, bildiğimiz ya da bilemediğimiz ne kadar varlık varsa hepsinin mutlak surette bir yaratılış amacı vardır. Pek çok âyette olduğu gibi, Dühân 44/38-39’da da bu gerçek şöyle ifade edilmektedir: “Biz, gökleri, yeri ve ikisi arasındaki varlıkları oyun olsun diye yaratmadık. Onları bir amaç uğruna yarattık; ancak insanların çoğu bu gerçeği bilmiyorlar.” Demek ki yaratılmışların elbette bir yaratılış amacı vardır. Her yaratık, büyük düzenin birer parçası olarak, varlıklar âleminde görev yapmaktadır. Bu varlıkları ve yaratılış gayelerini insanların bilmek istememesi, sonucu değiştirmez.
b) Hayatın ve ölümün var ediliş gayesi, insanın imtihan edilmesidir. İnsanoğlu, abes olsun diye yaratılmamıştır ve dünyada başıboş bırakılmadığı gibi âhirette de başıboşluğa terk edilmeyecektir. Üstelik insanoğlu sadece “inandım” demekle de salıverilmeyecek; önceki milletler gibi olmasa da, çeşitli sınavlara mutlaka tâbi tutulacaktır. İmanda, ahlâkta ve davranışlarda yanlış, bozuk, eksik ve çirkin olan her şey, yerini doğru, sağlam, tastamam ve iyi olana terk edinceye kadar bu değişim devam ettirilecektir.
ıı. Önce Hidâyet İstenmelidir
a) Kur’ân’da hidayetin isteyene verileceği açıkça beyan edilmekte, bunun şansa bırakılacak veya tamamen ilâhî kadere terk edilecek herhangi bir yönünden de söz edilmemektedir. Yüce Allah isteyene hidayet verir; isteyeni de sapıklıkta terk eder. Hz. Peygamber bile sevdiğine hidayet edemez; Allah isteyene hidayet verir. Peygamberin (as) yapabileceği şey, Allah’ın yolunu göstermek ve ona davet etmektir. İman edene ve Hakk’a yönelen kişiye hidayet edilir. Çünkü hidayet bir isteğin sonucudur.
b) Fâtiha sûresinin 6. âyetinde Yüce Allah bize “Kendisinden hidayet istememizi ve bunun dua şeklini” öğretmektedir. Yûnus 10/25 ve benzer âyetlerde de dile getirildiği üzere, insanlar kendi iradeleriyle hidayet isteyecekler ki Yüce Allah da yaratsın. İsteyen insandır; ancak hidayeti verecek olan yine Yüce Allah’tır. Kehf 18/27, Teğâbün 64/1 ve İnsân 76/3 gibi âyetlerde insanın irade hürriyetine dikkat çekilmekte ve verdiği kararın sonucuna katlanması gerektiği beyan edilmektedir.
c) Yüce Allah’ın insan hayatına bir anlamda müdahalesi demek olan peygamberlik kurumu, ilk insan neslinden itibaren başlatılmış ve son ümmetin peygamberi olan Hz. Muhammed’in gönderilmesiyle tamamlanmıştır. Kur’ân’ın ifadesiyle “Allah’a ibadet edin, şeytandan kaçının” diye her ümmete mutlak surette bir peygamber gönderilmiş, her kavmin bir hidayete çağırıcısı var edilmiş ve her ümmetin bir peygamberinin olması sağlanmıştır. İşte bu son ümmetin de peygamberi Hz. Muhammed, hidayet kitabı ise Kur’ân-ı Kerîm olarak belirlenmiştir.
d) Fâtiha’nın bu âyetlerinde yapmamız istenen dua, sırât-ı müstakîm denen dosdoğru yolla, yani Yüce Allah’ın nimetlendirdiği insanların yoluyla buluşturulmaktır. Hidayet isteyenin hidayetle buluşturulması, Yüce Allah’ın insan iradesine verdiği önemli bir ayrıcalıktır. Burada en önemli nokta, insanın bu isteğini kime veya hangi makama yönlendireceğidir. Bilinmelidir ki, asıl ve doğru rehberlik, Yüce Allah’tan gelendir. Başkalarından hidayet beklemek sadece aldanmaktır. Fâtiha’nın bu âyetleri insanı bu anlamda bilinçlendirmekte, Allah’tan yapılacak en önemli isteğin hidayet olması gerektiğini onlara öğretmekte ve her namazın her rekâtında bunu insan bilinciyle de buluşturmaktadır.
  1. Hidayeti, doğruyu, hakkı istemek elbette çok önemlidir; ama bundan daha da önemli olanı, hidayet üzere kalmak ve hidayette istikametten şaşmamaktır. Bakara 2/2’de Kur’ân’ın, muttakîler için bir rehber olduğundan söz edilmektedir. Muttakîler, “takva sahipleri, duyarlı insanlar, sorumluluğunu bilenler, donanımlı olanlar, sorumluluğu gereği günahtan ve azaptan korunmaya çalışanlar” olarak tanımlanabilir. Bu durumda “zaten muttakî olanların hidayete veya rehbere ne ihtiyacı vardır ki?” diye bir soru yöneltilebilir. Bunun cevabı, “insanın takva sahibi olarak kalmasını sağlamak” şeklinde verilmelidir.
Yüce Allah, “iman edenlerin ve doğru yolda olanların hidayetini artıracağını” beyan ederek, hidayet üzere ve muttakî bile olsa, her insanın Kur’ân’ın rehberliğine muhtaç olduğunu beyan etmektedir. Dolayısıyla hiç kimse “ben yeterince olgunlaştım, benim herhangi bir şeye ihtiyacım yoktur” dememelidir. Çünkü Kur’ân’ın her hakikati, herkese yeni ufuklar kazandıracak şekilde bir içeriğe sahiptir. İnsanlar namaz kılarken de diğer zamanlarda da Kur’ân’dan bu anlamda yararlanmaya devam etmelidirler.
Hidayet konusundaki geniş açıklamlarımızı İnsân 76/3’te yapmaya çalışacağımız için burada kısabilgilerle yetinmek istiyoruz.
ııı. Sırât-ı Müstakîm Nedir?
Kur’ân’ın sırât-ı müstakîm dediği “dosdoğru yol”, sınırlarını ve içeriğini Yüce Allah’ın belirlediği Kur’ân’ın yoludur. Bu yol hayatın hemen hemen bütün alanlarını içeren çeşitli emirler ve yasaklardan oluşur. İnsanın daha huzurlu bir hayat yaşamasını ve dünyayı zindan etmemesini amaçlar. Bir sonraki âyette de ifade edeceğimiz üzere “Sırât-ı müstakîm” denilen yola hidayet edilmenin sonucu mahşerde “peygamberlerle, sıddîklarla, hakka şahit olanlarla, özü, sözü ve davranışları bir olan sâlihler”le birlikte olmaktır. Bu anlamda Kur’ân, doğruya götüren yegâne yoldur; onun akvam oluşu, “en doğru oluşu”nu değil, “tek doğru oluşu”nu ifade eder. Başka kaynakların doğru olup olmaması Kur’ân’a uygunluk şartına bağlıdır; Kur’ân’a uygun olan doğrudur; aykırı olan ise yanlıştır; Hz. Peygamber’in öğütlediği anlayış budur.
b) Sırât-ı Müstakîm – Nimet – Gazap – Sapıklık İlişkisi
Fâtiha’nın 6. âyetinde Yüce Allah’a yönelik niyazımız, “dosdoğru yol” demek olan sırât-ı müstakîme ulaştırılmamızdır. Acaba bu yol kimlerin yoludur? İşte bu sorunun cevabı ise sûrenin son âyetinde dile getirilmektedir.
ı. Dosdoğru Yol, Nimetlendirilenlerin Yoludur
صِرَاطَ الَّذ۪ينَ اَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْۙ “Nimet verdiklerinin yolunu (göster).” Âyetteki صِرَاطَ sırât kelimesi “yol”, اَنْعَمْتَ en‘amte fiili ise “nimet vermek, nimetlendirmek” demektir.
Bu son âyet, bir önceki âyetteki sırât-ı müstakîmin kimlerin yolu olduğunu açıklamaktadır. Nisâ’ 4/69’da da sayıldığı gibi Yüce Allah’ın nimet verdiği insanlar şu dört gruptur: en-Nebiyyûn “Peygamberler”, es-sıddîkûn “gerçeği onaylayanlar”, eş-şühedâ’ “hakka şahit olanlar” ve es-sâlihûn “inancıyla davranışı bir olanlar, yanlışları düzeltenler.” Aynı âyette Yüce Allah’ın belirttiğine göre bu dört grup insan “güzel arkadaşlar”dır. Bu ümmet içerisindekilerden, mahşerde azaptan kurtulmak isteyenler bu grupların son üçü arasında olmalı ve bu uğurda çalışmalıdırlar. İlk grup, yani peygamberlik kurumu, Hz. Muhammed ile sona erdiği için, dünyada yaşantı olarak geri kalan üçüne katılmak hedef olmalıdır. Bunu başarmanın sonu ise onlarla mahşerde arkadaş olmaktır.
Kur’ân Yüce Allah’ın bir nimetidir; ihsanıdır. Yüce Allah’ın nimet vermesi “sonuç”tur. “Sebep” hak etmektir. Nimet, hak edene verilir. Bu nimetle buluşmak isteyenler Kur’ân’a sarılmalı ve onun ilkeleriyle hayatı yaşamalıdırlar. Böylece Yüce Allah’ın ihsanıyla nimetlendirdikleri arasına girerler.
ıı. Gazaba Uğratılanlar ve Şaşkınlar Kimdir?
غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ وَلَا الضَّآلّ۪ينَ “Gazaba uğratılmışların ve sapmışların yolunu değil!” Âyetteki الْمَغْضُوبِ el-mağdûb kelimesi “gazaba uğratılmış olmak”, الضَّآلّ۪ينَ ed-dâllîn sözcüğü ise “şaşkınlıkta ve sapıklıkta kalanlar” demektir.
a) Nisâ’ 4/69’da sayılan dört grup, hakkı, istikameti ve doğruyu temsil etmektedir; geride kalan “gazaba uğratılmışlar ve sapıklıkta kalanlar” ise kaybeden herkesi içermektedir. Bunları sadece bazı Yahudi ve Hıristiyanlar olarak yorumlamak, âyetin evrensel mesajını daraltmaya neden olur. Kaldı ki Yüce Allah isim vermemekte; nitelikler üzerinde durup “şahısları” değil, onların “yolunu” sakıncalı olarak nitelendirmektedir. Zaten bu sûrenin indirildiği dönemde Mekke’de Hz. Peygamber’i rahatsız edenler arasında bunlar yoktu ki onlarla ilgili bilgiler gelmiş olsun.
b) الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ “Gazaba uğratılmışlar” ifadesi, ilk insan neslinden Kıyâmet sabahına kadar gelecek olan ve ilâhî gazabı hak eden herkestir; bunların içinde inkârcı Yahudiler de elbette vardır. الضَّآلّ۪ينَ “Sapıklıkta kalanlar” ifadesi de, benzer şekilde hakka karşı inanç şaşkınlığını tercih eden ve gerçeğin karşısına dikilenlerdir. Şaşmakla kalmayıp şaşırtmaya çalışan ve yoldan çıkmışlıkla nitelendirilen herkestir. Elbette bunların içinde bu özellikteki Hıristiyanlar da vardır. Benzer özelliklerin sahibi olan herkes bu hitabın muhatabıdır.
Kısa Sûrelerin Tefsiri, Mehmet Okuyan, 1. Cilt

KUR’ÂN-I KERÎM’IN “MÜFESSER” VE “MÜFESSİR” OLUŞU

Kur’ân âyetleri birbirinin tefsîridirler. Bir yerde az, öz veya kısa geçen bir mesele, bir başka yerde daha uzun ve geniş olarak ele alınmış olabilir. Konuları eşiyle ve zıddıyla ele alması anlamında Kur’ân mesânî’dir; âyetlerinin birbiriyle benzeşmesi açısından ise müteşâbih’tir. Bu iki kavram her ne kadar daha farklı şekillerde yorumlansa da Kur’ân’ın doğru anlaşılmasında bu anlamları da içerdiklerinde hiçbir şüğhemiz yoktur.
Bu nedenle Kur’ân, sadece müfesser yani açıklanan, yorumlanan veya izah edilen bir kitap değildir, aynı zamanda müfessirdir, yani açıklayan ve izah eden bir kitaptır da. Bu durum Kur’ân’ın mübîn oluşunun da gereğidir. Çünkü mübîn kelimesinin asıl anlamlarından biri de “açıklayıcı” demektir. Kur’ân’ın “apaçık” olmasını sağlayan en önemli etken onun kendi kendisini açıklıyor oluşudur.
Bu husus Kur’ân’da özellikle şöyle ifade edilmektedir: “Elif, lâm, râ. Bu kitabın âyetleri sapasağlam koruma altına alınmıştır ve her şeyi bilen ve her hükmünde isabetli olan (Allah) tarafından açıklanmıştır.” İşte bu âyette sözünü ettiğimiz husus çok açık bir şekilde dile getirilmektedir. Kur’ân âyetleri bizzat Yüce Allah tarafından açıklanmıştır. Bize düşen görev, hangi âyetin hangi âyeti açıkladığını bulmaya çalışmaktır. Kur’ân’ın Yüce Allah tarafından açıklanmasının gerekçesi ise “Allah’tan başkasına kulluk yapmamak” şeklinde belirlenmiştir.
Demek ki Yüce Allah kendisinin açıkladığı kitabını O’nun dediği gibi değil de başkalarının yorumlaması girişimleri adeta onlara kulluk gibi tanıtmaktadır. Sonuçta Tevbe 9/30’da bildirilen şu âyet gündeme gelmektedir: “Allah’ın peşi sıra, hahamlarını ve rahiplerini, bu arada Meryem oğlu Mesîh’ı rabler edindiler. Oysaki tek bir ilahtabn başkasına asla kulluk etmemekle emrolunmuşlardı. O’ndan başka ilâh yoktur; onların ortak koştukları şeylerden de beri ve yücedir.”
İşte bu âyetin izahı bağlamında Taberî’nin naklettiği bir rivayette Adiyy b. Hâtem Hz. Peygamber bu âyeti okuduğunda “Ama biz onlara tapmıyorduk ki!” diye itiraz eder. Hz. Peygamber şu cevabı verir: “Siz onların haram kıldığını haram, helal kıldığını da helal bilmiyor muydunuz? İşte bu onları rab edinmektir.” Hz. Peygamber’in yaptığı bu izahın üzerine söylenecek başka bir söz yoktur. Bu çok önemli hataya düşmemek için naçizane biz de Kur’ân’ı kendi görüşlerimizle değil, Kur’ân’ı Kur’ân âyetleriyle anlamaya çalışıyoruz.
Meselâ Fâtiha’da üç kelimelik bir âyet (mâliki yevmi’d-dîn), İnfitâr’da üç müstakil âyete dönüşmektedir. Fâtiha 6’da en‘amte ‘aleyhim “nimet verilenler” şeklindeki iki kelimelik ifade, Nisâ’ 4/69’da uzunca bir âyete ve detaya kavuşturulmaktadır. Bunun örnekleri Kur’ân’da oldukça fazladır.
Bu çalışmamızda Kur’ân’ın bu yönünden olabildiğince yararlanacak ve ilâhî kelamın maksatlarını anlamaya ve ortaya koymaya çalışacağız.
Kısa Sûrelerin Tefsiri, Mehmet Okuyan, 1. Cilt

KUR’ÂN-I KERÎM’İN KUR’ÂN’DAKİ İSİMLERİ

Bu başlıkta derin filolojik izahlara girmeden Yüce Allah’ın ilâhî mesaja verdiği isimlerin bir bölümü üzerinde duracağız.
1. el-Kur’ân
İlâhî mesajın en yaygın ve kelime kökenine uygun olan ismi budur. “Toplamak, bir araya getirmek, okumak, çok okunan şey” anlamlarına gelen Kur’ân kelimesinin kökü, genel kanaate göre k-r-e’dir. Kur’ân kelimesi Kur’ân’da 70 defa kullanılmaktadır. Bunlardan Kıyâmet 75/17-18’deki kullanımların “kişinin hakkındaki hükmün mahşerdeki kendisine okunması” anlamına geldiğini beyan ederek diğer kullanımların “Kur’ân” anlamına geldiğini söyleyebiliriz.
Kur’ân, “çok okunan metin” anlamıyla öncelikle Müslümanlardan, sonrasında da bütün insanlardan kendisini düşünerek, anlayarak ve hissederek okumalarını istemekte ve beklemektedir. Bu haliyle kıraat, “anlamını düşünerek, anlayarak ve hissederek okumak” demektir. ‘Alak 96/1’deki ilk emir de böyle bir okumayı ifade eder; yani kâinatı okumak, keşfetmek, düşünmek ve anlamaya çalışmak. Bu yönüyle kıraat, “aklın ve zihnin okuması” anlamında entelektüel bir bilgilenme ve bilinçlenme faaliyetidir.
2. el-Kitâb
“Yazmak, yazılan şeyler, yazı tomarı” gibi anlamlara gelen el-kitâb, kütüb, mektûb kelimleri Kur’ân’da 262 kez geçmektedir. Bunlardan el-Kitâb ismi Kur’ân’ın Kur’ân’da en çok kullanılan isimlerindendir. Bir kısmında farklı anlamlar söz konusu olsa da, bu kelime büyük çoğunlukla “Kur’ân“ı ifade etmektedir. Başında el takısı olarak da olmayarak da el-kitâb/kitâb kelimesinin bazı âyetlerde “Hz. Mûsâ’ya verilen kitap”, bazı âyetlerde “Tevrât”, bazı âyetlerde de “ilâhî öğreti” veya “vahiy” anlamlarında kullanıldığı bilinmektedir.
Bu kelimenin “mektup” anlamı da vardır; delili ise Neml 27/28 ve 29. âyetlerdir (kitâbî/kitâb). Buradan hareketle şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Kur’ân, Yüce Allah’ın insanlığa gönderdiği son mektubudur. Bu mektup herkese gönderilmiştir. Birilerinin okumasıyla diğerlerinden görev düşmemektedir.
Mektuplar, anlaşılmadan okunmak için gönderilmezler. Mektup, anlaşılmak ve bir mesajın iletilmesi için yazılır. Kur’ân da böyledir. Yüce Allah, mesajını anlaşılmak ve yaşanmak için göndermiştir. Bu arada davranışlarla da mektuba cevap verilmesini istemektedir. Ya gerekenler yapılıp sevap elde edilecek ve sonuçta ödülle buluşulacak; ya da gerekenler yapılmayacak veya yasaklar işlenerek cevap verilip sonuçta azaba katlanılacaktır. Her durumda Kur’ân’ın ilâhî bir mektup olduğu ve okunup yaşanmak için gönderildiği unutulmamalıdır.
3. el-Furkaan
“İyi ile kötüyü, doğru ile yanlışı, faydalı ile zararlıyı, hak ile bâtılı, karanlık ile aydınlığı vs. ayıran değer veya ölçü”ye Furkaan denilir. Bizzat ayırana da, kendisi ile bunların ayırt edildiği şeye de aynı isim verilir. Bu itibarla Kur’ân, hakkı bâtıldan ayırt etmede en önemli ölçüdür ve 3 âyette Kur’ân’ın ismi olarak yer almaktadır. el-Furkaan kelimesi, “Hz. Mûsâ’ya verilen mesaj”, “Bedir” ve “hakkı bâtıldan ayıran güç” anlamlarında da kullanılmaktadır. Furkaan sûresinin ilk âyetinde de geçen bu kelime aynı zamanda bu sûrenin ismidir.
Din adına neyin doğru, neyin yanlış; neyin yararlı, neyin zararlı; neyin tam, neyin eksik olduğunu belirlemede vazgeçilmez kaynak Furkaan olan Kur’ân’dır. Din adına söylenecek sözlerin veya kabul edilecek esasların mutlak anlamda Kur’ân’a uygun olması gerekir. Kur’ân’a sunulmadan, bir anlamda onun onayını almadan hiç kimsenin sözüne din adına itibar edilmemelidir. Hadislerde de ölçü budur. Kur’ân’a uygun olanlar doğrudur ve Hz. Peygamber’e aittirler; aykırı olanlar ise yanlıştır ve uydurmadırlar; çünkü Hz. Peygamber din adına Allah’ın kitabına aykırı şeyler söylemez.
Kur’ân, dini söylemlerde adeta bir DNA laboratuvarı gibidir. Ortaya çıkan görüşler veya ileri sürülen kanaatler Kur’ân süzgecinden geçirilmeli, geçerliliklerini Kur’ân referansına dayandırmalıdırlar. Buradan onay almayan görüşlerin din adına doğru oldukları sadece kuru bir iddiadan ibaret kalır. Eğer bir iddia sahibi görüşünü Kur’ân’a dayandırmaya yanaşmıyor, ondan onay almak için Kur’ân aynasına vurulmasına rıza göstermiyorsa o görüşün itibar görmemesi gerekir.
Herhangi bir dayanağı veya onay makamı bulunmayan dini öğretilerin yolu açılırsa artık bir süre sonra söz konusu dini anlamanın da onu yaşamanın da imkânı kalmaz. Şimdilerde her ne vesile ile olursa olsun Allah adına konuşanların Allah’ın kitabından konuşmaları gerektiği unutulmamalıdır. Çünkü Furkan olan kaynak Kur’ân’dır ve Kur’ân’dan ışığını almayan ifadeler birer iddiadan öte herhangi bir değer de taşımazlar.
Yüce Allah, İlâhî hitaba karşı duyarlı olan ve sorumluluk bilinci taşıyan insanları “Furkan” sahibi yapacak, böylece işledikleri hataları silecek ve onları bağışlayacaktır. İnsanın “Furkaan” sahibi yapılması, onun asıl Furkan olan Kur’ân’a sarılmasından ve onu hayatının vazgeçilmezi yapmasından sonra gerçekleşmektedir. Yani “furkan” sahibi olmak bir sonuçtur; sebebi ise Kur’ân ile ve onun anlamı ile buluşmaktır. Dünya hayatında Furkan (Kur’ân) ile buluşanlar, mahşerdeki ayrışmada ödülle buluşmayı Allah’ın izniyle başaracaklardır.
4. en-Nûr
“Işık” anlamına gelen bu ismiyle Kur’ân, insanları karanlıklardan aydınlığa çıkartmak için gönderilmiş olduğunu ortaya koymaktadır. en-Nûr kelimesi Kur’ân’da farklı anlamlarda 43 yerde geçmekte, 11 âyette ise Kur’ân’ın ismi olarak kullanılmaktadır.
“Aydınlık” anlamıyla bu isim, Kur’ân’ın hayata bakan tarafını göstermekte, onun aydınlığıyla yaşanan hayatın karanlıklardan uzak olacağını ortaya koymaktadır. Kur’ân’ın değişik sûrelerinde geçen bu kelime, gecenin karşıtı “gündüz” anlamında bir aydınlığı değil, “cehalet karanlıklarının karşıtı” olan aydınlığı, yani gerçeği ifade etmektedir. Kendisini göklerin ve yerin nûru olarak isimlendiren Yüce Allah, insanlığa gönderdiği mesajına da bu adı vermekte, böylece kelamıyla kendi zatını aynı isimde buluşturarak, hayata bakan yapısıyla Kur’ân’ın önemine özellikle vurgu yapmaktadır.
Bugün insanlar, Kur’ân’ın aydınlığından yeterince yararlanamamakta ve onun sunduğu hayat değerlerini görmezlikten gelmektedirler. Kur’ân’ın nûrundan yararlanabilmek gayesiyle günlük hayatta ışıklar açıldığı gibi Kur’ân’ı da “açmak” gerekir. Bazen açılmasına rağmen yanmayan ışıklar da olabilir; bu durumda elektriğin olmadığı anlaşılır. Aynen bu şekilde günümüzde açılmasına, okunmasına ve dinlenilmesine rağmen Kur’ân’ın yeterince ışık vermediği görülmektedir. Bunun sebebi, gerçeği onda arama isteğinin olmamasıdır. Oysa bir ismi nûr olan Kur’ân, içerdiği esasların ışığıyla insanın gönül ve ruh dünyasını aydınlatan bir değerdir.
5. er-Rûh
Kur’ân’ın isimlerinden biri de rûh’tur. Rûh, beden için vazgeçilmez değerdir ve ruhsuz beden ölü gibidir. Beden için ruhun önemi ne ise, dînî hayat için de Kur’ân’ın önemi ve değeri işte odur. Yüce Allah: “İşte böylece, Biz sana katımızdan bir ruh vahyettik” buyurarak bu gerçeğe dikkat çekmektedir.
Demek ki Kur’ân, hayat için bir ruhtur; canlılığın ve farkındalığın en önemli değeridir. Bu gerçek, Enfâl sûresinde şöyle beyan edilmektedir: “Ey iman edenler! Sizi kendinize hayat verecek bir şeye (Kur’ân’a) çağırdığında Allah’ın ve Elçisinin bu çağrısına icabet edin.” Kur’ân, bu âyette de ifade edildiği gibi insanları canlı olmaktan, hayat ve ruh sahibi olmaya yükseltmektedir. Bu yönüyle rûh olan “Kur’ân”ın dönüştürücü özelliği de hatırlatılmış olmaktadır.
Yâsîn 36/70’teki “Hayatta olanları uyarmak” ifadesi, Kur’ân’ın bu özelliğini ortaya koymakta, onun insana ruh verip gerçeğin farkına vardırmasındaki etkisine dikkat çekmektedir. Kur’ân, insanın hayatta oluşunu ruh ve bilinç sahibi olmaya dönüştürdüğü için isimlerinden biri rûh olarak belirlenmiştir.
Kur’ân, sorumluluk yükleyen, insan akıl ve iradesini muhatap alan bir sesleniştir. Bu yönüyle de Kur’ân’ın “rûh” oluşu, onun sorumlu varlıkları muhatap aldığını ve onlarda değişimi amaçladığını göstermektedir. Ruh, akıl, irade ve bilinç olmadan insanın sorumluluğundan söz edilemez.
“Eğer biz, bu Kur’ân’ı bir dağa indirseydik, onun ezilip büzülerek Allah’a duyduğu saygıdan dolayı boyun büktüğünü görürdün. Bu örnekleri, düşünürler diye insanların önüne koyuyoruz” âyeti, Kur’ân’ın etkisini gözler önüne sermektedir. Cansız dağın boyun bükmesi ve bunu Allah’a saygıdan dolayı yapması için önce canlandırılması ve ruh sahibi yapılması gerekir. Bu âyet, dağın bu halinden mecaz olarak söz edildiğini göstermektedir.
Kur’ân, bu dünyanın en büyük varlıklarını, en sarsılmaz sanılan kütlelerini bile sarsıp boyun büktürebiliyorsa, bu durum onun ruh verici özelliğinden kaynaklanıyor demektir. Yüce Allah, insanların düşünüp ders almaları ve sonuç çıkartmaları için bu tür örnekleri vermektedir.
6. eş-Şifâ’
Yaygın kabule göre “derde deva olmak” anlamına gelen eş-şifâ’ kelimesi, Kur’ân’ın Kur’ân’daki isimlerinden biridir. “Ey insanlar! Rabbinizden size bir öğüt ve kalplerde oluşabilecek her tür (manevi hastalık) için bir şifa, inananlar için de bir rehber ve rahmet gelmiştir.” Şüphe yok ki Kur’ân’ın şifa olması, manevî hastalıklarla, yani inanç hastalıklarıyla ilgilidir.
Kur’ân, insanların iç dünyalarını onaran bir şifadır. Nitekim Yüce Allah, aynı kökten bir kelimeyi (yeşfi) kullanarak, Allah yolunda savaşanlara yardım edeceğini ve müminlerin gönüllerine ferahlık vereceğini ifade etmekte, böylece şifâ’ kelimesinin gönülle alakasını ortaya koymaktadır. Bu kelimenin elbette maddî ve bedensel anlamda bir deva anlamı da vardır. Nitekim Hz. İbrahim’in duasındaki “Hastalandığımda bana şifayı O verir” (yeşfîni) ve “Bal nimetinde insanlar için şifa vardır” (şifâ’) âyetlerindeki kelimeler bu anlamdadır.
Bu istisnalar dışında belirtmeliyiz ki, Kur’ân’ın şifa oluşu gönüllerdeki inançsızlık rahatsızlıklarını tedaviye yöneliktir ve manevi bir mahiyet arz etmektedir. Dinî hayatı doğru kavramaya yönelik arayışlar ve kâinatı doğru anlama gayretleri, Kur’ân’ın yol göstericiliğinden, rehberliğinden ve çözüm getiriciliğinden yararlanmalıdır. Onun şifa oluşu, çözüm üreticiliğindedir; sorun gidericiliğindedir; yol göstericiliğindedir.
İnsanlar, Kur’ân okuyarak bedensel rahatsızlıklarının giderileceğini sanmamalıdır. Meselâ kalp rahatsızlığı olanlar Kur’ân okuyarak değil, Kardiyolojiye müracaat ederek Yüce Allah’tan şifa beklemelidirler. Bedensel rahatsızlıklarda önce ilgili doktorlara başvurmalı, şifa ise elbette ve elbette sadece Yüce Allah’tan beklenmelidir. Doktorlara müracaat etmek gerekir; çünkü sebeplere sarılmak insanın önemli bir irade görevidir. Ancak bilinmelidir ki bunun sonucunda yine şifayı verecek olan Yüce Allah’tır.
Kur’ân, hidayet kaynağı olması itibariyle, ruhların kaybettiği rotalarını bulmada insanlara yardımcı olur, yol gösterir. Kur’ân’ı, gönderildiği amaç doğrultusunda okumak, anlamak ve yaşamak zorundayız. Gönderiliş amacının dışına çıkarak onu bedensel rahatsızlıkların tedavisi için okumak, Kur’ân’ı yerli yerinde okumak anlamına gelmez. Dahası bu amaçlarla yapılan okumalar Kur’ân’dan, onu anlamaktan ve indiriliş gayesinden uzaklaşmaya da neden olabilir.
7. el-Beyân/el-Beyyine
“Açıklama, mesaj, ders” anlamlarına gelen el-beyân kelimesi de, Kur’ân’ın Kur’ân’daki isimlerinden biridir. “İşte bu (kitap), bütün insanlar için bir açıklama ve bir derstir; takvâ sahipleri için de bir hidayet ve öğüttür.” Bu âyette geçen beyân kelimesi, Kur’ân’ın bütün insanlara yönelik bir hitap olduğunu ortaya koymakta, ayrıca duyarlı insanlar için bir yol gösterici, rehber ve öğüt olduğuna dikkat çekmektedir. Kur’ân, “açık oluş ve açıklayıcılık anlamında yeterince anlam derinliğine sahip olup, Allah’ın kendisini ifade etme aracı olan” bir mesajdır.
“Beyân etmek”, bir şeyi açıklamak demektir. Açıklama yapmak da, bir isteğin ortaya konulması veya ona cevap verilmesi şeklinde gerçekleşir. Kur’ân bu yönüyle insanlık için gereken değerleri hem ortaya koymakta, hem de karşılaşılabilecek problemler için önceden açıklamalar yaparak, sorunun ortaya çıkmasını engellemekte, buna rağmen oluşan problemleri de çözmeyi amaçlamaktadır.
Kendisi mübîn, yani “apaçık” olan Kur’ân, aynı zamanda “açıklayıcı” bir özelliğe de sahiptir. Bu nedenle onun beyân oluşuyla birlikte düşünülmesi gereken özelliklerinden biri de beyyine oluşudur. En‘âm 6/157’de de geçen beyyine kelimesi, “delil, açık kanıt” anlamına gelmektedir. Kur’ân’ın delil oluşu, bu âyette hidayet (rehber) ve rahmet oluşuyla birlikte zikredilmekte, adeta yoldaki işaretleri gösterme misyonuyla buluşturulmaktadır.
Yola çıkanın rehbere ihtiyacı olduğu gibi, insanlık da hayat yolculuğunda şaşmaz bir otoritenin rehberliğine ihtiyaç duymaktadır. İşte Kur’ân, bu ihtiyacı karşılamak için bir beyyine ve beyân olarak insanlığa gönderilmiş ilâhî bir yol işaretidir; bir rehberdir. Onun açıklayıcılığı, muhtemel yol kazalarını da önlemeyi amaçlamaktadır.
Kur’ân’ın beyân oluşu, onun konuşmasıyla da yakından ilgilidir. Evet, insanlar konuştuğu gibi Kur’ân da konuşur; üstelik onun konuşması sadece ve sadece gerçeği ifade şeklinde gerçekleşir. Onda sapma ve eğrilme yoktur; sahibini yanıltma ve yarı yolda bırakma da yoktur.
İnsan olmaktan ve yanılabilirlilikten kaynaklanan hiçbir arıza Kur’ân’da yer almaz. Kur’ân’ın konuşması Yüce Allah’ın konuşması demektir ve Yüce Allah da sadece gerçeği söyleyendir. Kur’ân’ın ifadesine göre O’nun sözü gerçeğin ta kendisi olduğuna göre, ötesi şaşkınlıktır.
Bütün bu sözlerimizin özeti şudur: Konuşmaktan maksat anlaşılmaktır. İnsanlar anlaşılmak için konuşurlar da, kâinatın sahibi Yüce Allah anlaşılmamak için konuşmuş olabilir mi hiç? Kur’ân, beyândır; Yüce Allah bununla insanlara seslenmektedir. Bize düşen görev de o sese ve sahibine samimiyetle kulak vermektir.
8. ez-Zikr/et-Tezkira/ez-Zikrâ/et-Tezkira/ez-Zikrâ
Daha önce çeşitli âyetlerin tefsirinde de ifade ettiğimiz üzere, Kur’ân’ın isimlerinden biri de “öğüt ve hatırlatma” anlamında zikrzikrâ veya tezkiradır.
Kur’ân’ın zikr veya tezkira, yani “öğüt ve hatırlatma” oluşu, onun daha önce insana bildirilmiş olmasını gerektirir. Nitekim insanlara bir şeyleri hatırlatmak demek, onların daha önceden haberdar edilmişliği demektir. Buradan hareketle şunu söyleyebiliriz: Vahyin hatırlatıcılığı, onun fıtrata uygun gerçekler içermesi demektir.
Fıtrat, yaratılışta insanı Yüce Allah’ın şekillendirdiği ilâhî programın adıdır. Bütün değerler, fıtrata ilmek ilmek işlenmiştir. İnsandan istenen de buna uygun tercihler ve tavırlar ortaya koyması, bir anlamda fıtratıyla ters düşmemesidir. Fıtrata işlenen “Allah’ı tek ilâh olarak tanıma” imzası, Kur’ân’ın sunduğu hatırlatmaları fıtratın hiçbir şekilde yadırgamayacağını ortaya koymaktadır. İnsan, daha önce aşina olduğu şeyleri duyunca onları hatırlar ve zihninde herhangi bir çelişki ile karşılaşmaz.
“Zikir” ile “fıtrat” uyumu son derece önemlidir. Mutlak inkârcılar hariç olmak üzere, eğer sunulan ilâhî bildirimler karşı taraftan red cevabı alıyorsa, bilinmelidir ki ya yapılan sunumda bir yanlışlık vardır, ya da ilâhî prensipleri doğru anlamada bir sorun yaşanmaktadır. İlâhî prensiplerin yer aldığı Kur’ân’ı Yüce Allah’ın bir kitabı, insanı ve onun fıtratını da diğer bir kitabı olarak kabul ettiğimize göre, bütünüyle iki kitabın ve parça parça âyetlerinin birbiriyle çelişmesi kesinlikle mümkün değildir.
Kur’ân, “insana gerçekleri ve Yüce Allah’ı hatırlatan” ilâhî kaynaklı evrensel bir hitaptır, sesleniştir. Bu ismi gereği Kur’ân, fıtrat sözleşmesinde gerçekleşen programın işletilmesi, aklın yadırgamayacağı esasların insana sunulması ve bütün varlıklarla ilgili görev ve sorumlulukların kendilerine hatırlatılmasını ifade eder.
9. el-Hakk
Kur’ân, “gerçeği getiren ve gerçeği temsil eden” bir kitaptır. Yûnus 10/32’de ifade dildiği üzere Hakk’tan öte geriye dalalet kalacağı için Kur’ân’ın hakkı temsil eden değer olduğu açık bir gerçektir. Kur’ân’ın sunduğu bütün bilgiler, inananlar için tartışma kaldırmayacak netliktedir ve gerçektir.
10. er-Rahmet
Kur’ân, “insanlığa ve kâinata merhameti tanıtan ve ilâhî rahmetin tecellisi olan” bir sesleniştir. Bu yönüyle Kur’ân, merhametin kaynağı ve sahibi olan Yüce Allah’ın insanlara rahmetinin sonucudur.
11. el-Hidâyet/el-Hüdâ
Kur’ân, “şaşkınlıkları gideren yol göstericilik” misyonuyla şekillendirilen bir yol haritasıdır. Kur’ân’ın yol göstericiliği ayırım yapmadan bütün insanları ilgilendirmektedir. Kur’ân hem hidayettir hem de hidayetin ilkelerini öğreten bir rehberdir.
12. el-Büşrâ
Kur’ân, “sunduğu ilkelere uyanlar için âhirette cennet müjdesi veren” bir mesajdır. Bu yönüyle Kur’ân, dünyada ilkelerine uyanlar için meleklerin beraberliğini de müjdelemektedir.
13. el-Mev‘ıza
Kur’ân, “bütün ilkelerinde öğüdü esas alan ve öğüdün nasıl verileceğini öğreten” bir rehberdir. Nasihat vermede en güzel metotların yer aldığı asıl kaynak, Kur’ân’dır. Allah’a davet edenlerin, davette uygulayacakları yöntemleri Kur’ân’dan öğrenmeleri gerekir.
Kur’ân-ı Kerîm’in Kur’ân’da yer alan ve en çok gündemde bulunup insanların gündelik hayatlarında bilip kullandığı isimlerini ana hatlarıyla tanıtmaya çalıştık. Şüphesiz bu konuda söylenmesi gerekenler bizim söylediklerimizden ibaret değildir; sadece bazı hatırlatmalar yaparak Kur’ân hakkında bir kanaat oluşturmaya gayret ettik.
Kısa Sûrelerin Tefsiri, Mehmet Okuyan, 1. Cilt

Yusuf Suresi Dersi

Yusuf Suresi Dersi
Sûrenin bilinen tek ismi budur. Sûre baştan sona Yusuf peygamberin kıssasını anlattığı için bu adı alır. Hz. Yusuf bu sûre dışında En’âm ve Mü’min sûrelerinde de anılır.
Sûre tüm otoritelere göre Mekke’de, hicrete yakın bir zaman diliminde inmiştir. Muhtemelen sûrenin zamanı hicretten iki veya üç yıl önceye ama Taif dönüşünden sonraya denk gelir. Baştan sona konu bütünlüğü taşıdığı için, tek celsede inmiş olmalıdır. İlk tertiplerde Hûd-Hicr arasında yer alır.
Sûrenin ana fikri “Bir kişiden ne çıkar?” sorusunun cevabıdır: İman, ihlas, ilim, liyakat, ehliyet, iffet, gayret, sabır ve sebatla bir kişi koca bir topluma istikamet verir. Sûrenin konusu Ken’an ilinde ve peygamber ocağında dünyaya gelen, küçük yaşta annesini kaybederek öksüz kalan, kıskançlık nöbetine tutulmuş kardeşlerince kuyuya atılan, köle diye satılan, iftirayla zindanlarda tutulan Hz. Yusuf’un Mısır’a ‘sultan oluş’ hikâyesidir. Kıssada iki sevginin hikâyesi anlatılmaktadır: Züleyha’nın tüketici sevgisi, Hz. Yakub’un üretici sevgisi.
Surede iki adet üçleme yer alır:
1. Gömlek üçlemesi1) Mazlumiyet gömleği: Bu gömlek, hain kardeşlerinin kana bulayıp babalarını aldatmak için getirdikleri çocuk Yusuf’un safiyet ve mazlumiyet gömleğidir. Mesajı şudur: Zalimlerin zulüm aracı olarak kullandıkları her şey, hakikatte mazlumun mazlumiyet şahididir. 2) İffet gömleği: Bu gömlek Aziz’in karısının arkadan yırttığı iffet ve ahlak gömleğidir. Mesajı şudur: Gömleğinizin yırtılıp yırtılmadığı değil, nereden yırtıldığıdır önemli olan. Arkadan yırtılan her gömlek, sahibinin iffetine şahittir. 3) Kudret gömleği: Mısır’a ‘sultan’ olan Yusuf’un babasına gönderdiği gömlektir ve muhtemelen arkadan yırtılan gömleğin ta kendisidir. Musajı şudur: Hakikat/adalet ile gücün birlikte olduğu bir yönetim, görmeyen gözlere fer verir.
2. Rüya üçlemesi1) Nübüvvet rüyası: Hz. Yusuf’un gördüğü rüyadır. Mesajı şudur: Ölüm kuyusuna atılsanız da rüyanızı kaybetmeyin. 2) Mahkûmiyet rüyası: Zindandaki mahkûmların gördüğü rüyadır. Mesajı şudur: Zindan sizi her şeyden ayırsa da bilgiden ayıramaz ve bilgi her zaman ve zeminde paylaşabileceğiniz bir sermayedir. 3) Hükümet rüyası: Kral’ın gördüğü rüyadır. Mesajı şudur: Bir makama ehliyet ve liyakatiniz varsa, siz o makamı düşlemeseniz bile o makam sizi düşler. Ne ki sizi düşler, o sizi gelip bulur.
Aslında Hz. Yusuf gibi tarihi bir şahsiyet üzerinden hayatı anlatılan Hz. Peygamber’in ta kendisidir. Sûre Hz. Muhammed’e şu gerçeği söyler: Ey Mekke’nin Yusuf’u! Taif senin kuyun, Mekke senin zindanın, hicret senin Mısır yolculuğun, Medine senin Mısır’ındır. Yusuf’u bekleyen mutlu son seni de bekliyor!
Ve tarih bu mucizevî müjdenin gerçekleştiğine şahittir. Gün geldi kendine dünyayı dar eden Mekkeliler kıtlığa mahkûm oldular. Tıpkı Hz. Yusuf’un kıskanç kardeşlerinin imdadına yetiştiği gibi, Hz. Nebi de kendini kovan Mekke’nin imdadına yetişti. Hayber’den gelen gümüş külçeleri fakirlere erzak alınıp dağıtılmak üzere yolladı. Muzaffer ordusunun başında canına kasteden Mekke’ye girdi. Kâbe’nin avlusunda endişeyle bekleyen Mekkelilere sordu:
-Bugün size ne yapacağımı düşünüyorsunuz?
-Sen erdemli bir babanın erdemli oğlusun; senden yalnızca iyilik beklenir!
-Yusuf’un kardeşlerine dediğini ben de size diyorum: “Bugün size kınayıp ayıplama yok!”
Allah Rasulü, Yusuf sûresinin mesajını elbette daha baştan almıştı. Kim bilir belki de Allah Rasulü, Hz. Ebubekir’e Sevr’deki olmak ya da olmamak anında “Üçüncüsü Allah olan iki kişiye kim ne yapabilir ki ey Ebubekir!” derken, bu müjdeye dayanıyordu.
Sûre tüm muhataplarına mesaj veren sembollerle doludur. Bunların birincisi “gömlek” sembolüdür. Kıskançlığın şahidi olan Yusuf’un kanlı gömleği ve Züleyha’nın arkadan yırttığı iffet gömleği. Mesaj açık: Hepiniz Yusuf’sunuz ve her Yusuf’un bir Züleyha’sı vardır. Gömleğinizin nereden yırtıldığına dikkat edin? Görmeyen gözleri açan herhangi bir gömlek değil, iffet gömleğiydi. Zira keramet gömlekte değil iffettedir. Bu kıssanın görünen kahramanları Hz. Yusuf ve Züleyha’dır. Fakat onlar üzerinden sunulan gerçek kahramanlar iffet ve şehvettir. Kıssa iffetin şehvete galip gelmesini anlatmaktadır.
Yusuf kıssası Tevrat’ta da anlatılır. Fakat sadece bu kıssanın karşılaştırmalı bir okuması bile Kur’an farkını ortaya koymaya yeter. Tevrat’taki anlatımda ne Yusuf Hz. Yusuf’tur, ne Yakub Yakub nebidir. Tevrat’taki anlatım kaba, maddî ve hikmetsiz, Kur’an’daki anlatım edebî, mânevî ve hikmetlidir.
Özetle kıssa şunu der: En güzel kariyer planlamasını Allah yapar; kariyer planlamasını Allah’lı yapan kazanır.

Kıyamet Suresi Ders

Kıyamet Suresi Dersi
“Büyük kıyam” mânasına gelen ve Yeniden Diriliş’i ifade eden adını, sûre hem ilk âyetinden hem de muhtevasından alır. İlk mushaf ve tefsirlerde bu isimle şöhret bulmuştur.
Mekke’de inmiştir. İçeriği itibarıyla karşılaştırmalı bir okuyuşa tâbi tutulursa Kâri’a, Murselât, Beled, Târık, Şems ve Tîn sûreleri gibi bireysel davet sonrası ve boykot öncesinde nâzil olan sûreler arasında yer aldığı görülür. Bazergân, sûreyi peygamberliğin üçüncü yılına; R. Blachère, üçe ayırdığı Mekke döneminin ilk dilimine yerleştirir. İlk tertiplerde Kâri’a’nın hemen arkasına yerleştirilir. Sûrede inkârcı muhataplara keskin bir meydan okuma yer almamasına rağmen tüm ünlü tertiplerde Necm sonrasına yerleştirilmiş olması, iniş zamanına ilişkin ihtirazî bir kayıt düşülmesini gerektirebilir. Sûreyi peygamberliğin 4 veya 5. yılına yerleştirebiliriz. Dönemin tüm sûreleri gibi, bu sûrenin ana konusu da kıyamet ve hesap günüdür.
Kur’an’ın kıyamet ve Son Saat’le ilgili tüm pasaj ve sûrelerinde görülen üslup özellikleri bu sûrede de bariz bir biçimde görünür (O özelliklerin sayım-dökümü için 84. sûrenin girişine bkz).
Yeminle başlayan ilk sûredir. Konusu kıyamettir. Hitap dolaysız olarak insanadır. Zira tam altı kez, tüm insan türünü kapsayan el-insân kelimesi kullanılır. Zımnen muhatabına “Öldükten sonra ne olmayı düşünüyorsun ey insan?” diye sorar gibidir.
Sûre yeniden dirilişin maksadı olan ödül ve cezadan, onun temelinde yer alan iyi ve kötü farkından söz eder. En iyi bozulunca en kötü olur. İşte şu âyetler en iyi iyi kalsın içindir: İşte yaklaşmakta olan, hem de çok yakınında! Tekrar (duy ey insan), yaklaşmakta olan hemen yanıbaşında! (34-35) derken, en iyiye emanet edilen değerleri veriliş amacının tam aksi istikamette kullanan insana seslenmektedir. İnsanın başıboş ve kendi kendine bırakılmayacak kadar değerli olduğu dile getirilir:
“Ne yani, insanoğlu başı boş bırakılacağını mı sanıyor?” (36)
https://youtu.be/KC27cKF4o6k…

KUR’ÂN-I KERÎM’İN KUR’ÂN’DAKİ SIFATLARI

Kur’ân’ın yukarıda saydığımız isimlerinden ayrı olarak bazı sıfatları da vardır. Şimdi de bunların bir bölümünü kısaca hatırlatmak istiyoruz.
1. el-Mübîn
Bu sıfat, Kur’ân’ın hem “apaçık” olduğunu, hem de “açıklayıcı” özelliğini ifade eder. Kur’ân’ın isimlerinden olan el-beyân kelimesinin sıfat halidir.
2. el-‘Azîm
Bu sıfat, Kur’ân’ın yüce bir kaynaktan geldiğini, yüceliğini, yüce hakikatler içerdiğini ve okuyup yaşayanını yücelteceğini hatırlatır. Çünkü onun yüceltilmeye ihtiyacı yoktur; kaynağı itibariyle zaten yücedir.
3. el-Hakîm
Bu sıfat, Kur’ân’ın hikmetlerle dolu esaslara sahip oluşunu ve onu hakîm olan Allah’ın gönderdiğini belirtir.
4. el-Kerîm
Bu sıfat, Kur’ân’ın değerini ve muhataplarına sunduğu ikramların kaynağını ifade eder.
5. el-Mecîd
Bu sıfat, Kur’ân’ın yüceliğini, onur kaynağı oluşunu ve sahip çıkanı onurlandıracağını ortaya koyar. Mecîd kelimesi, Kur’ân’ın sıfatı olarak iki âyette geçmektedir. Bu kelime vahyin etkisini ifade etmek üzere “hem özünde şerefli olan, hem de hayatını onunla inşa edene şeref ve onur katan” anlamına gelmektir.
6. el-‘Azîz
Kaynağının Yüce Allah olması itibariyle Kur’ân ‘azîz’dir.Kur’ân azîzdir; çünkü izzet sahibi olan Yüce Allah’ın gönderdiği mesajdır. Üstünlüğünü ve yüceliğini kaynağından almaktadır.
7. el-Münîr
Kur’ân “aydınlatıcı” oluşu itibariyle münîr’dir; çünkü içerdiği esaslar itibariyle cehalet, inkâr ve şirk karanlıklarını giderip yerlerini aydınlatan bir mesajdır. Bu kelime aynı zamanda Ay’ın ve Hz. Peygamber’in de sıfatı olarak Kur’ân’da yer almaktadır.
Kur’ân’ın bu sıfatlarından başka “ayetleri veya konuları birbiriyle benzeşen” anlamında müteşâbih, “konuları eşi ya da zıddıyla ele alan veya tekrarlayan” anlamında mesânî gibi başka sıfatları da vardır.Daha fazla detaya girmemek için bu kadarıyla yetinmek istiyoruz.
Kur’ân’ın isimleri ve sıfatları hakkında hatırlatmaya çalıştığımız bütün bu bilgilerden sonra, şimdi de ele aldığımız isimleri ve sıfatlarından hareketle Kur’ân’ın tanımını yapalım.
Kısa Sûrelerin Tefsiri, Mehmet Okuyan, 1. Cilt

Beled Süresi Dersi

Beled Süresi Dersi
“Mekke”ye atıf olan el-Beled adını sûre ilk âyetinden alır. Tefsir ve mushaflarda bu adla anılır. Buhârî sûreyi Lâ uksimu adıyla anar.
Sûre Mekke’de inmiştir. İlk tertiplerin tümünde Kâf ve Târık sûreleri arasında yer alır. Hz. Osman tertibinde 35. sıradadır. Kâf sûresinin 5. yılda indiğini kabul edersek, bu sûreyi de aynı yıla yerleştirebiliriz. 20 âyetten oluşur.
Sûre sorumluluk ahlâkıyla ilgilidir. Konusu insan ve sorumluluğudur. Doğrudan insan vicdanına hitap eder. Yeryüzünde insanı ilk konuk eden coğrafyanın merkezi olan Mekke’ye ve orayı tarihin atan kalbi haline getiren Hz. İbrahim ve Hz. İsmail’e (veya Hz. Âdem ve âdemoğullarına) yeminle başlar. Ardından söz hazret-i insanın zaaflarına getirilir. Allah’ın insana bahşettiği yeti ve yeteneklerden söz edilir.
İnsanoğlu bu yetenekleriyle ucu cennete açılan “sarp yokuşu” (‘akabe) tırmanmalıdır. O sarp yokuş iki ayakla tırmanılır. Birinci ayağı, insanı her tür kölelikten kurtarmaktır. Yani benliğine, şeytana, içgüdülerine, tutkularına, günaha, putlara, insanlara köle olmaktan kurtarıp Allah’a kul etmek. Sarp yokuşun ikinci ayağı da serveti paylaşarak açları, yetimleri, yoksulları gözetmektir. Zaten bunu ancak kula ve mala kulluktan kurtulanlar yapabilir, malının kölesi olanlar değil. Zira hiçbir köle efendisini veremez. Bütün bunların ardından iyi olmakla yetinmeyip aktif iyi olmak, iyiliği ve merhameti başkalarına da tavsiye edip yaymaktır . Bu âyetler Kur’an’ın köleliği tasfiye etmeyi daha baştan hedeflediğini gösterir. Aslında sarp yokuş insanlık yokuşudur ve eğer bu yokuş tırmanılmazsa insanlık yolda kalacak, tırmanılırsa insanlık düze çıkacaktır. İşte şu âyet, bu yokuşu tırmananları müjdeler: “İşte bunlardır bahtiyar kesime dahil olanlar” .
İnsanlığın vicdanını harekete geçirmek için yeryüzünün son çevriminde bir gök sofrası olarak insanlığın vicdanına indirilmiş olan Kur’an vahyini inkâr etmek, özünde insanî erdemleri inkâr etmektir. Bu ise kula ve mala kulluğu savunmak anlamına gelir. “bedbaht kesime dahil olanlar” . Ve kötüler ateş çemberine alınacaktır.

Cuma Süresi Dersler

Cuma Süresi Dersleri 1
Sûre Cuma adını, “yaygın eğitim” modelinin insanlık tarihindeki en başarılı örneğini teşkil eden ve Müslümanların içtiması olan Cuma namazını farz kılan 9. âyetinden alır.
Sûrenin iniş zamanını tam tesbit kolay değildir. Bu konudaki kafa karışıklığının temelini, 9. âyetin Cuma’yı teşri kılan âyet olarak anlaşılması teşkil eder. Oysa ki bu âyetin üslubu, Cuma’nın daha önceden kılınıyor olduğuna delâlet eder. Tarihi rivayetler de bunu doğrular. Ayrıca âyetin başındaki izâ nûdiye, ‘ezan’ın oturduğu bir ortama işaret eder. Sûrenin 1-8 âyetleriyle 9-11 âyetlerinin iki farklı zamanda inmiş olması mümkündür.Fakat muhteva, ilk bölümünü Ebu Hüreyre rivayetine dayanarak Hayber’in fethine erteleyen görüşü desteklemez. Zira 5 ve 6. âyetler, Müslüman-Yahudi ilişkilerinin çok yoğun olduğu bir döneme delâlet eder. 7. yıldaki Hayber fethi bunun için çok geç bir tarihtir. İniş tarihi, Medine’deki son Yahudi kabile olan Kurayzaoğulları’nın tasfiyesinden sonraki bir tarih olamaz. Şu halde farklı zamanlarda indiğini kabul etsek bile, sûrenin her iki bölümünün 3 ve 4. yıllarda indiğini düşünmek doğruya daha yakın görünüyor.
Sûrenin yerleştirilebileceği en münasip yer Saf sûresinin ardıdır. Saf sûresinde savaş bağlamında dile gelen disiplin problemi, burada namaz bağlamında ele alınır. Mü’minlere saf disiplinini kazandırmak için, onları Cuma’da cem edip toplamanın gerekliliği bir kez daha anlaşılmıştır.
Cuma sûresinin ana teması, Müslümanlara “yahudileşmekten sakının” mesajıdır. Tevrat’ı taşıma ve yaşama sorumluluğu kendilerine yüklenip de bu sorumluluğu yerine getirmeyen Yahudilerin durumu, “kitap yüklü eşeğe” benzetilir . Aslında bu, Kur’an’a benzer muameleyi yapacak olanlara bir uyarıdır. Sûrenin girişinde vahyin ilk muhataplarının kitaptan mahrum (ümmi) olmasının hatırlatılmasının nedeni de budur . Kitapların en yücesine kavuştuktan sonra “kitaplı fakat kitapsız” duruma düşme yanlışına dikkat çekilmektedir.
Müslümanların haftalık içtimasına katılımın, maddî hiçbir getiriye feda edilmemesi gerektiği vurgulanır . Yahudilerin Cumartesi hilesinin altında yatan dünyevîleşme hastalığına bir îmâ var gibidir. Bunun da temelinde “rızık verenlerin en hayırlısı” olan Allah’a güvensizlik yatar. Oysa inanmanın ahlâkî karşılığı “güven”dir.